1 Mayıs 2013 Çarşamba

HZ. PEYGAMBER HAKKINDA İDDİALAR VE KUR'AN-I KERİM'DEN CEVAPLAR


Allah’ın insanlara gönderdiği bütün peygamberler muhatapları tarafından mecnun, kâhin, sihirbaz ve şair olmakla itham edildiler. Bu husus Kur’an’da şöyle ifade edilir: “İşte böylece, onlardan öncekilere her hangi bir peygamber geldiğinde hemen: O, bir sihirbaz veya delidir, dediler.”[1] Peygamberimiz (a.s.) de İslam’ı tebliğe başladıktan sonra Mekkeli müşrikler tarafından mecnun, kâhin, sihirbaz ve şair gibi sıfatlarla suçlandı. Kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce Mekke’de “el-emin” olarak bilinen Peygamberimiz (a.s.), İslam’ı tebliğe başladıktan sonra kendi kavmi tarafından yalanlandı. Peygamberimizin tebliğini inkâr eden Mekkelilerin bu tavrı üzerine Allah onu şöyle teselli etti: “(Resulüm!) Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancılıkla itham edildi.[2]
Mekkeli putperestlerin Peygamberimize yönelik ithamlarının başında onun mecnun olduğu iddiası gelmektedir. Mekkeli müşrikler şairlerin cinlerle ilişkilerinin olduğu ve onlardan ilham alarak şiir söylediklerine inanılırdı. Peygamberimiz insanlara Kur’an ayetlerini okuyarak onları İslam’a davet ediyordu. Vahyin mucizevî ve büyüleyici üslubu onları derinden etkiliyor ve bu nedenle Peygamberimizin bunları cinlerden ilham alarak söylediğini savunuyorlardı. Bu amaçla da ona mecnun (cinlenmiş) diyorlardı. Hatta hac veya panayır için Mekke’ye gelen kimseleri Hz. Peygamber hakkında uyarıyor ve onun mecnun olduğunu ve kendisine inanmamalarını telkin ediyorlardı. Örneğin Peygamberimizin İslam’a davetinin ilk yıllarında Mekke’ye gelen Dımâd isimli bir zat, Allah’ın Resulü’ne “mecnun” denildiğini duymuştu. Dımad, kabilesindeki akıl hastalarını okur ve onları tedavi ederdi. Bu nedenle Peygamberimize gelerek “Ey Muhammed! Ben cinlenmiş ve hastalanmış kimselere okurum. Allah benim elimde dilediğine şifa ihsan eder. Sana da okumamı ister misin?” dedi. Dımad, Peygamberimizin kendisine okuduğu ilahî hakikatleri işitince şaşkınlık ve hayretler içerisinde “Şu sözlerini bana bir daha tekrarla! dedi. Peygamberimiz (a.s.) tekrar okuyunca Dımad: “Vallahi ben kâhinlerin sözlerini de, sihirbazların sözlerini de, şairlerin sözlerini de dinledim; ama senin şu sözlerin gibi hiç bir söz işitmedim. Ver elini sana iman edeyim!” diyerek Müslüman oldu.[3]
Mekkeli müşrikler Peygamberimiz için “Bu, başkaları tarafından bir şeyler öğretilmiş delinin teki! dediler.”[4] Onu aklını yitirmiş ve cinlenmiş olmakla suçladılar. “Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı mı bırakacağız?”[5] diyerek onun davetine karşı çıktılar. Onların bu tür tavır ve suçlamalarına karşılık Allah Teâlâ Peygamberimizi şöyle teselli teselli etti: “Ey Resulüm! Sen öğüt vermeye devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, mecnun da değilsin.”[6]
Peygamberimize müşriklerin yönelttiği ithamlardan biri onun kâhin olduğu iddiasıdır. Arap toplumunda kâhinlerin cinler sayesinde geçmiş ve gelecek hakkında bilgi sahibi olduklarına inanılırdı. Bu nedenle de zaman zaman kâhinlere gider ve onlardan sorunlarına çözüm bulmalarını isterlerdi. Peygamberimizin ahiret hayatından ve geçmiş kavimlerden bahseden Kur’an ayetlerini okuyarak onları iman etmeye çağırması üzerine müşrikler ona kâhin demeye başladılar. Gönderilen vahyin Allah katından geldiğini göremeyen ya da görmek istemeyen müşrikler, vahyin kaynağını cinler gibi gizli güçlere bağladılar. Böylece hem Kur’an’ı inkâr ettiler ve hem de Peygamberimizi kehanetle suçladılar. Müşriklerin bu suçlamalarına Allah, Kur’an-ı Kerim’de şu cevabı verdi: “O bir kâhinin sözü de değil! Ne de az düşünüyorsunuz.”[7]
Bütün peygamberlere olduğu gibi Peygamberimize yöneltilen ithamlardan biri de sihirbazlık suçlamasıdır. Müşrikler, “Kendilerine hak gelince: Bu bir sihirdir, biz onu tanımıyoruz, dediler.”[8] Peygamberimizin tebliğ ettiği ilahi hakikatleri inkâr etmek için onu sihirbazlıkla suçladılar. Onların bu tavırları Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Aralarından kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve kâfirler: ‘Bu pek yalancı bir sihirbazdır! Tanrıları, tek tanrı mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir!’ dediler.”[9]
Peygamberimize yöneltilen ithamlardan biri de onun etkileyici bir şair olduğu idi. Mekke toplumunda şairlerin olağanüstü güçlerinin olduğu inancının güçlü bir yeri vardı. Şairler toplumun en saygın insanlarından sayılırdı.  Şairlerin etkileyici hitabet ve şiir yetenekleri vardı. Edebiyatın güçlü olduğu Arap toplumunda, Peygamberimizin okuduğu Kur’an ayetleri mucizevî üslubuyla dinleyen herkesi etkiliyordu. Bu nedenle de Peygamberimizi “şair” olarak nitelediler. Mekkeli müşrikler Peygamberimizin okuduğu Kur’an ayetlerini dinleyince “Hayır, (bunlar) saçma sapan rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur; belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse) bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri bir ayet getirsin, dediler.”[10] Onların bu iddialarına ise Kur’an-ı Kerim’de şöyle cevap verildi: “Ve o, bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz!”[11]
Müşrikler Peygamberimizin Kur’an-ı başkalarından öğrendiğini veya kendisinin uydurduğunu iddia etmişlerdi. Onların bu iddialarının nedeni Hz. Peygamberin zaman zaman Cebra adındaki Rum asıllı Hristiyan bir köle ile oturup sohbet etmesidir. Müşrikler Peygamberimizin Kur’an’ı, Arapçayı çok iyi bilmeyen bu köleden öğrendiğini ve insanlara anlattığını iddia etmişlerdi. Onların bu iddialarına Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle cevap verdi: “Şüphesiz biz onların: ‘Kur'an'ı ona ancak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Kendisine nispet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Hâlbuki bu (Kur'an) apaçık bir Arapçadır.”[12]
İnkârcı müşriklerin Peygamberimize yönelik bir başka iddiası da; Kur’an’ı kendisinin uydurduğu ve bu hususta başkalarının ona yardım ettiği idi. Müşriklerin bu iddialarına Kur’an-ı Kerim’de şöyle değinilir: “İnkâr edenler: Bu (Kur’an), olsa olsa onun (Muhammed'in) uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir, dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır. Yine onlar dediler ki: (Bu ayetler), onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır. (Resulüm!) De ki: Onu göklerde ve yerdeki gizlilikleri bilen Allah indirmiştir.”[13]
Allah Teâlâ, inkârcıların Peygamberimize yönelik bu iddialarına cevap vermekle kalmamış onlara şöyle meydan okumuştur. “Yahut ‘Onu kendisi uydurdu!’ mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler. Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.”[14] Bu teklifin ardından Allah, başka ayetlerde de meydan okumayı sürdürür. Ancak bu kez teklifi şöyle hafifletir: “Yoksa ‘Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.”[15] Aradan çok geçmeden bu teklif tekrarlanır ve daha da hafifletilir: “Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.”[16]
Allah’ın müşriklere yaptığı bu çağrılar karşılıksız kaldı. “Kur’an’ı Hz. Muhammed uydurdu.” diyenler bu iddialarının devamını getiremediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ tüm inkârcılara şöyle seslendi: “De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.”[17] Çünkü Hz. Peygamberin tebliğ ettiği “Kur’an, âlemlerin Rabbi (olan Allah) tarafından indirilmiştir.”[18]
Mekkeli müşriklerin Hz. Peygambere yönelik suçlamalarından biri de onun vahiy alacak özelliklerde olmamasıdır. Onlara göre Hz. Muhammed peygamber olacak nitelikte biri değildi. Bu husus Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “Seni gördükleri zaman: ‘Bu mu Allah'ın peygamber olarak gönderdiği!’ diyerek hep seni alaya alıyorlar.”[19] Müşriklere göre vahiy alacak, peygamber olacak biri varsa bu bir melek olmalıydı. Onların bu itirazına Kur’an-ı Kerim’de şöyle cevap verilir: “İnsanlara doğruluk rehberi (hidayet) geldiği zaman, onların inanmalarına engel olan sadece: ‘Allah, peygamber olarak bir insan mı gönderdi?’ demiş olmalarıdır. Onlara de ki: Eğer yeryüzünde melekler yerleşip dolaşsalardı o zaman Biz onlara melek elçi gönderirdik.”[20]
Müşriklere göre Hz. Peygamber beşeri özellikler taşıyordu ve bu nedenle vahiy alacak özelliklere sahip değildi. Onların bu itirazları Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmektedir: “Ama onlar yine de şöyle diyorlar: ‘Bu nasıl peygamber ki (diğer ölümlüler gibi) yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor? Onunla beraber bir uyarıcı olarak (görünür) bir melek gönderilseydi ya! Yahut kendisine (Allah tarafından) bir hazine verilseydi yahut (zahmetsiz) yiyip içtiği (tılsımlı) bir bahçesi olsaydı ya!’[21] Kur’an, müşriklerin bu iddialarına karşılık Hz. Peygambere şöyle seslenir ve moral verir: “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.”[22]

İnanmayanların Mucize Talepleri
Allah’ın insanlığa gönderdiği bütün peygamberler delil ve mucizelere sahip olmuşlardır. Buna rağmen birçok insan peygamberlerin mucizelerini kabul etmemiş ve peygamberleri yalancılık, sahtekârlık, sihirbazlık, kâhinlik, delilik gibi iddialarla suçlamışlardır. Nitekim Kur’an’da bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Eğer seni yalanlıyorlarsa (üzülme), onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. (Oysaki) peygamberleri onlara açık ayetler (mucizeler), sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.”[23]
Mekkeli müşrikler de Hz. Peygamberin dürüst ve güvenilir kişiliğini bildikleri hâlde, onun tebliğ ettiği Kur’an’ın mucizevî üslubu karşısında inkârlarına devam ettiler. Ümmî bir peygamberin getirdiği Kur’an’ın edebî güzelliği ve mucizevî özelliği karşısında şaşkına dönen müşrikler, onu mağlup edebilmek için yeni yeni mucizeler getirmesini istediler. Onların bu istekleri Kur’an’da şöyle ifade edilir: “Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi beklerler?”[24] Allah Teâlâ buna rağmen onlara bir delil ya da mucize gelmiş olsa bile tavırlarında bir değişiklik olmayacağını şöyle bildirmektedir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu, apaçık büyüden başka bir şey değildir, derlerdi.”[25] Şu ayet de onların mucizeler karşısında ne yapacaklarını ifade etmektedir: “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Gözlerimiz boyandı, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır.’ derler.”[26] Bir başka ayette ise mucize isteyenlerin bu tavırları şöyle anlatılır: “Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde Allah’a and içtiler. De ki: Mucizeler ancak Allah katındandır. Ama mucize geldiğinde de inanmayacaklarının farkında mısınız? Yine ona iman etmedikleri ilk durumdaki gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz. Ve onları şaşkın olarak azgınlıkları içerisinde bırakırız. Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik; Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler.”[27]





[1] Zariyat suresi, 52.ayet.
[2] Âl-i İmran suresi, 184. ayet.
[3] Müslim, Cum'a, 46.
[4] Duhan suresi, 14. ayet.
[5] Saffat suresi, 36. ayet.
[6] Tur suresi, 29. ayet.
[7] Hakka suresi, 42. ayet.
[8] Zuhruf suresi, 30. ayet. 
[9] Sa’d suresi, 4-5. ayetler. 
[10] Enbiyâ suresi, 5. ayet.
[11] Hakka suresi, 41. ayet.
[12] Nahl suresi, 103. ayet.
[13] Furkan suresi, 4-6. ayetler.   
[14] Tûr suresi, 33-34. ayetler.
[15] Hûd suresi, 13. ayet.
[16] Bakara suresi, 23. ayet.
[17] İsrâ suresi, 88. ayet.
[18] Şuârâ suresi, 192. ayet.
[19] Furkân suresi, 41. ayet.
[20] İsra suresi, 95. ayet. 
[21] Furkân suresi, 7-8. ayetler.
[22] Ahkâf suresi, 9. ayet.
[23] Fatır suresi, 25. ayet. 
[24] Bakara suresi, 210. ayet.
[25] En’âm, 7. ayet.
[26] Hicr suresi, 14-15. ayetler.
[27] En’âm suresi, 109-111. ayetler.

Hiç yorum yok: