2 Mart 2014 Pazar

KUR'AN VE MEAL OKUMA ÜZERİNE 1

Bugün ENSAR VAKFI'nda güzel bir söyleşilerinin ilki Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK hocanın katılımı ile gerçekleştirildi. Necdet Subaşı hocanın moderatörlüğündeki keyifli söyleşi, benim için çok verimli geçti. Dinleyicilerin de aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. ÖZTÜRK Hoca'yı dinleyince ilginç bir kişilikle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Duyduğum, kamuoyundan tanıdığım bir tefsir hocasında çok daha fazlasıyla karşılaştım. 

Kur'an'ı doğru anlayıp ondan günlük hayatta motive edici bir güç almak hem de mesleki formasyonumu zenginleştirmek amacıyla uzun zamandır Kur'an mealleri dünyasına dalmıştım.

Diyanet Vakfı Heyet mealinden başladım, Suat Yıldırım Hoca ve Elmalılı mealleriyle devam ettim. Ardından (ismindeki hadislere açıklamalı ifadesine inanıp aldığım ama hayal kırıklığına uğradığım) Marmara İlahiyat Vakfı'nın çıkardığı Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur'an Meali, Hasan Basri Çantay, Esed, Suat Yıldırım ve Mahmut Kısa meallerini koydum masama ve onları nüzul sırasına göre karşılaştırmalı olarak okumaya başladım. Bu mealleri; yazarlarının emeklerine, ilimlerine son derece saygı duymakla beraber;
-         Bir tefsirde hadislerin neden az kullanıldığına anlam veremediğim
-         Tasavvufî bakış açısından mahrum,
-          40-50-60 kelimelik cümleleriyle okumayı zorlaştıran,
-         Akademik diliyle bir doktora tezini andıran
-         Klasik ve modern tefsirlerin özet bir derlemesi niteliği taşıyan,
-         Çoğu netameli konuda doyurucu ve tatmin edici bilgi vermekten, bu konularda görüş beyan etmekten titizlikle uzak duran,
-         Ancak bütün bu yönlerine rağmen istifade ettiğim Kur'an Yolu Tefsiri eşliğinde okumaya başladım. 
Tabi bunların yanına SİYER, HADİS ve en son (Kur'an Yolu Tefsiri tecrübesinin tam aksine) Diyanet'in kuruluşundan beri (Elmalı tefsiri ve Tecrid-i Sarih dışında) yayınlanan en nitelikli, verimli kitaplardan biri olarak gördüğüm HADİSLERLE İSLAM kitabı okumasını da ihmal etmedim.  Bu sırada daha önce almak istediğim ancak baskısı kalmadığı için alamadığım Mustafa ÖZTÜRK'ün mealinin yeni baskısının yapıldığını öğrenince hemen onu da edindim. Öztürk hocanın tarihselci ve modernist bazı yaklaşımlara sahip olduğuna dair bir fikir kırıntısı vardı esasında zihnimde. Ama mealini okurken bu kırıntılar yok olmaya ve hocaya olan ilgim artmaya başlamıştı. 
İşte tam da böyle bir zamanda ENSAR Vakfı aracılığıyla ÖZTÜRK hocayı, hayat tecrübesini, insani yönünü, ilahiyat serüvenini, ilim aşkını ve en önemlisi Kur'an ile olan ilişkisini kendi ağzından dinledim. Konuştuklarını kısa kısa aktaracağım. 
Ama şunu belirteyim: 
Karşımda iyi bir insan, yetkin bir bilim adamı ve gönül dünyasından Kur'an'a bakan dertli ve sorumlu bir ahlakî kişilik vardı. 
Ne mi anlattı? 
Hocanın eleştiriler yönelttiği "Meal Müslümanlığı" na değinmeden önce kısa bir anekdotu hatırlatmak istiyorum. 
Yıllardır tanıdığım iki kişi... 
Biri, ömrü gayri İslamî yollarda geçmiş ve bir hoca vesilesiyle tövbe etmiş orta yaşlarda bir esnaf. Diğeri de 50 yaşlarında Kuran'a merak salan bir marangoz ustası. İkisinin de tövbesine vesile olan hoca ise hadislere itibar göstermeyen ve Kuran'ı tek kaynak olarak alan biri...
Durum böyle olunca bunlar, o gün eline Kuran'ı almış, başlamışlar meal okumaya ve hâlâ okuyorlar. Hadislerin çoğunluğunu uydurma ya da zayıf gördükleri için Hadis, sünnet, siret kitaplarıyla tanışıklıkları da yok. 
Bu kardeşlerin; akaid, fıkıh, İlmihal gibi temel dinî ilimlerle ilgili başvuru kaynağı da Kuran...
Böyle olunca bu arkadaşlara göre;
- Kader, imanın esaslarından biri değildir. 
- Tasavvuf şirktir.
- Gelenek, hurafe ve batıl inançlarla dolu olduğu için ona dayanmak ve onunla amel etmek "şirk"tir.
- Ölülere Kuran okunmaz.
- Türkiye'de cuma namazı kılınmaz.
- Kaza namazı diye bir namaz yoktur.
- Hadislerin çoğu zayıf ya da uydurmadır.
- "Allah bize kullanalım diye akıl vermiş, Kuran var ya onu okuyalım. Ebu Hanife de insan, biz de insanız."
Bu arkadaş ve onun gibi dini sadece Kuran mealinden öğrenmeye çalışanların görüşlerini göstermesi açısından bunlar yeterli herhalde.
Dini konularla ilgili bilgileri Kuran meali (tefsiri değil) ile sınırlı olduğu için dinî bir konuda fikir beyan ederken Kuran'ı merkeze alır ve her şeyi rahatlıkla söylerler. Böyle olunca yıllarını İslamî ilimlere vermiş ulemayı da rahatlıkla eleştirir hatta yerden yere vururlar. 
Bu arkadaşlar adam gibi bir kelam, akaid, sünnet, hadis, İlmihal ve bu ilimlerle ilgili usûl kitabı okumamışlardır. Ancak konuştukları zaman (pervasızca) hüküm verme ve eleştirme hususunda geniş bir cesarete ve yetkinliğe (!) sahipler. 
Mustafa ÖZTÜRK hocanın bir meal yazarı olarak en çok dert yandığı ve "tinerci, ballici grubu" olarak adlandırdığı ve "Meal Müslümanlığı" dedigi bu yaklaşım günümüzde ciddi oranda rağbet görmekte. Dün Ensar Vakfı'ndaki konuşmasında bu konu üzerinde önemle durdu.
Hoca, dinî ilimleri okumanın, öğrenmenin gayretine, emeğine ve bu emeğin zorluklarına, sıkıntılarına katlanmak istemeyen ama kısayoldan dini öğrendiğini düşünen kolaycı bir anlayış olarak değerlendirdi bu düşünceyi.
Mustafa Hoca; “İslam âlimleri, ilimlerin merkezine Kuran'ı koymuşlar ancak usul ilimleri, akaid, kelam, fıkıh ve hadis gibi ilimleri okuttuktan sonra en sona, zirveye tefsiri koymuş ve onu okutmuşlardır.' dedi.  Çünkü bir ayetin iniş sebebini, indiği ortamı, onun ilk muhataplarının (Peygamberimiz ve sahabe) o ayeti nasıl anladıklarını ve nasıl uyguladıklarını bilmeden, bir ayetten nasıl hüküm çıkarılacağına vakıf olmadan, ayetin dil özelliklerinden ve âlimlerin onu açıklamasından haberdar olmadan meal okuyarak dini öğrenmenin yanlış bir yol olduğunu belirtti. 
Mustafa Hoca, Müslümanların dini öğrenmesi ve yaşaması açısından Kuran'ın rehberliği mi önceliklidir yoksa Peygamberin sünneti mi önceliklidir? diye sordu ve "Peygamberin sünneti" cevabını verdi. 
“Bunu 'modernist, tarihselci' olarak bilinen Mustafa ÖZTÜRK olarak ben söylüyorum." ifadesini de ekleyerek. 

02.03.2014

14 Şubat 2014 Cuma

BİR AVUÇ SUYA NE DERSİNİZ?

Dünyada başarılı olmak, hedefe bir an önce ulaşmak, sıkıntı ve zorluklarla mücadele etmekten kaçmak için eğilip bükülmek, İslam adına tavizler vermek doğru değildir. Amaç Müslümanca yaşamak ve İslam’ın tüm insanlığa ulaşması için çalışıp gayret sarfetmektir. 
Sorumluluğumuz başarılı sonucu almak değil vazifemizi hakkıyla yerine getirmektir. Bunun için âlimlerimiz yazdıkları eserlerin başında “Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır” derler. 
Gayret’i bırakıp Tevfik’e odaklananlar kısa sürede yoruluyor ve savruluyorlar maalesef…
Bütün inananlar gibi Hz. Peygamber de çok sıkıntılar çekti. Babasını görmedi, annesini 6 yaşında kaybetti, evlatlarını kendi eliyle toprağa koydu, memleketinde aşağılandı, yurdundan kovuldu, Medine’de rahat yüzü görmedi. Ama tüm bu sıkıntılara göğüs gerdi, sabırla mücadele etti. Vazgeçmedi. Onun vazgeçmesini, zaaf göstermesini, eğilip bükülmesini engelleyen şey nedir?

12 Şubat 2014 Çarşamba

LİDERLERE BAĞLILIĞIN ÖLÇÜSÜ

Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah'tan vahiy alan bir resul olmasına rağmen pek çok olayda sahabelere danışmış, hiçbir sahabenin fikrini küçümsememiş, onları dikkate almış ve çoğu zaman da kendi görüşünün aleyhinde bile olsa istişare sonucunda çıkan karara uymuştur. Birçok hadiste de istişare etmeyi tavsiye etmiştir. Bu nedenle hiçbir İslami grup, kuruluş veya cemaat istişareyi terk edemez. 
Hiçbir lider kendini yeterli görüp başkalarının görüş, öneri veya eleştirilerine kapalı olamaz. Bu hususta kendini imtiyazlı gören bir lider Hz. Muhammed (a.s)'yi yeterince ve doğru olarak tanıyamamış demektir. Müslümanlar, Peygamberimizin bu sünnetini hizmetlerinin ilk prensibi yapmalıdır.
Sahabeler, Peygamberimizin bir kararı karşısında eğer kendileri farklı düşünüyorlarsa önce Peygamberimize bu fikrin Allah'ın emri mi yoksa kendi kanaati mi olduğunu sorarlardı. Eğer bu, Allah'ın emri ise tereddütsüz iman eder ve ona uyarlardı. Eğer Peygamberimizin kişisel bir kanaati ise bu husustaki görüşlerini usul ve edep dairesi içinde ifade ederlerdi. 

16 Ocak 2014 Perşembe

İSLAM VE NEFİS TERBİYESİ

Aziz Mahmud Hüdayi  (1541-1628) Bursa’da kadı iken Üftade hazretlerine talebe olmak arzusuyla onun yanına varmıştı. Üftade hazretleri kendisine mürid olmak için gelen Hüdayi’ye şu cevabı verdi:
“Kadı Efendi! Burası yokluk kapısıdır. Biz bu kapının kullarıyız. Hâlbuki sen makam, güç ve varlık sahibisin. Bu hâlinle bizim bir araya gelmemiz mümkün olur mu hiç? Bizim Allah’tan başka kimsemiz yoktur.”
Aziz Mahmut Hüdayi,  gözleri yaşlı bir halde “Efendim! Saydığınız her şeyimi kapınızın eşiğinde bıraktım. Arzum; sizin öğrenciniz olabilmek, hizmetinizle şereflenmektir. Ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi.  Bunun üzerine Üftade hazretleri şöyle buyurdu:
Madem öyle önce kadılığı bırakacaksın. Daha sonra da bu sırmalı kaftanınla her gün Bursa sokaklarında ciğer satacaksın.”

15 Ocak 2014 Çarşamba

İmam Rabbani


Bundan on yıl kadar önce ilahiyat fakültesi öğrencileriyle yaptığımız düzenli derslerin birinde İmam Rabbani’yi anlatmıştım. Dersin başında İmam Rabbani ismini duyan öğrencilerdeki ilgisizlik ders sonunda hem şaşkınlığa hem de üzüntü ve pişmanlığa dönüştü. Ders sonunda öğrencilerin söylediği şu ifadeleri unutmuyorum: “Biz İmam Rabbani’yi sıradan bir tarikat şeyhi; Mektubat-ı Rabbani’yi de menkıbelerle dolu bir kitap bilirdik.” Bu ifadeleri günümüzde de söyleyen pek çok okumuş (!) kişinin var olduğunu üzülerek belirtelim.
İmam Rabbani için “ülkemizde kimi çevrelerce tasavvufî yönü nedeniyle önemsiz görülen, dikkate alınmayan; özellikle tasavvuf ve tarikat çevrelerinde “Mektubat-ı Rabbani” adlı eseri çokça bilinen ama hakkıyla tanınmayan bir “âlim ve mücahiddir” desek yeridir.
Ne hazin değil mi? Bir yanda ömrü din düşmanlarına karşı cihad ve davet yoluyla İslam’ı savunmakla geçen; dönemindeki yanlış tasavvuf anlayışına karşı Kur’an ve Sünnet’e uygun bir tasavvuf anlayışını savunan bir âlim. Öte yanda böyle önemli bir şahsiyeti hayatı boyunca mücadele ettiği şeylerle itham eden kimi Müslümanlar. Bir diğer tarafta da tasavvuf mensubu olup Mektubat-ı Rabbani’ye bakmayı bile sevap sayan ama o eseri ortaya çıkaran inancı, mücadeleyi ve ihlası görmekten, anlamaktan aciz bireyler. Sonuç: Kıymeti bilinemeyen ve anlaşılamayan bir büyük şahsiyet: İmam Rabbani.

Mutluluğun İki Anahtarı: SEVGİ VE FEDAKÂRLIK


Günümüzde Müslümanları en çok meşgul eden problemlerden biri aile içi anlaşmazlıklardır. Bugün eşler arasında ortaya çıkan sorunlar ve anne-babaların çocuklarıyla yaşadıkları problemler aile yapımızı ciddi oranda tehdit ediyor. Bu anlaşmazlıklar çoğu zaman boşanma ile sonuçlanıyor ve ailelerin dağılmasından en çok çocuklar olumsuz etkileniyor. Kendini Müslüman, muhafazakâr olarak tanımlayan ailelerde bile boşanma oranları hayli yüksek… İstatistiklere göre her üç evlilikten biri boşanma ile sonuçlanıyor. Ne oluyor bize? Düne kadar toplumumuzun en güçlü yanı diye övündüğümüz aile bağları neden bu kadar kırılgan oldu? Peygamberimizin “Allah’ın en sevmediği helal” diye tanımladığı boşanma neden Müslüman eşlerin ilk tercih ettikleri yol oldu? Boşanmaların çoğalmasında elbette başta psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve ahlaki olmak üzere pek çok sebep vardır. Biz bu yazımızda bunların üzerinde durmayacağız. Boşanmanın bir sonuç olduğundan hareketle biz başlangıçtan bahsedeceğiz. Yani “ailenin sağlam temeller üzerine kurulması ve mutluluk içinde devam etmesi için nelere dikkat etmek gerekir?” sorusuna cevap arayacağız. Bu soruyu iki ilkeden yola çıkarak cevaplamaya çalışacağız: Sevgi ve fedakârlık…
Eşleri birbirine bağlayan şey, karşılıklı muhabbettir, sevgidir. Birbirini sevmeyen kişilerin bir ömür aynı evi, aynı odayı paylaşmaları evlilik değil eziyettir. Bu nedenle evlenecek olanların birbirlerini sevmeleri ve bu sevgiyi sürekli canlı tutmaları gerekir. Sevgi; ahlakî, manevi ve soyut bir duygu olduğu için maddi ölçülerle belirlenemez ve sınırlandırılamaz. Sevgiyi, para, mal-mülk, makam, evlat, şöhret ve güzellik gibi maddi şartlara bağlayanlar bu nitelikleri kaybettikleri zaman sevgilerini de kaybederler. Günümüzde kimi evlilikler, maddi ölçüler üzerine sanki bir şirket gibi inşa edildikleri için ömrün sonuna kadar değil zenginliğin sona erdiği yere kadar yürüyebiliyor maalesef.