22 Nisan 2014 Salı

KLAVYENİN AFETLERİ


İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin adlı eserinin 3. cildinde bir bölüme “Dilin Afetleri” adını vermiş. 

Gazali, bu bölümde dilin insan için önemine ve insanın başına açtığı belalara, tehlikelere dikkat çeker. 

Gazali, bu başlık altında dilin tam yirmi tehlikesinden bahseder. 

Biz bu yazımızda bunların hepsini saymayacağız. Maksadımız dilin insanın başına açabileceği belaların çokluğunu vurgulamaktır. 

Arzu edenler, daha geniş bilgi sahibi olmak amacıyla İhya’nın 3. cildinin 4. bölümünü okuyabilirler. 

Dilin insanı sürüklediği günahlardan bazıları; yalan söylemek, gıybet etmek, laf taşımak, dedikodu yapmak, iftira etmek, lakap takmak ve alay etmek, gereksiz konuşmak, bilmediği bir konuda ahkâm kesip hüküm vermek, sırrı ifşa etmek, yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlik yapmak, münakaşa etmek ve kötü söz söylemektir. Bu davranışlar hem kötü ahlakın bir yansımasıdır hem de bir Müslümanda asla bulunmaması gereken çirkin vasıflardır. 

Peygamberimizin “İnsanları yüzükoyun ve burunları yerde süründürerek cehenneme düşürecek olan şey dillerinden başkası değildir.” (Tirmizi, İman, 8.) hadisi dilin, insanın başına nasıl büyük belalar açabileceğini ifade eder. 

Bu nedenle Hz. Peygamber dilin afetlerinden sakınmayı, az konuşmayı, her zaman doğru, güzel ve iyi sözler söylemeyi, boş ve gereksiz konuşmalardan uzak durmayı tavsiye eder. 

Bilgisayar teknolojisi günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldi. Evlerimizi dolduran bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar artık neredeyse zorunlu ihtiyaçlarımızdan biri oldu. 

Kimi insanlarda bilgisayar ve telefon bağımlılığı klinik vaka haline dönüştü. Facebook ve twiter gibi sosyal medya kullanıcılarının sayısı milyonları buldu. 

Artık kimi insanlar, hayata sosyal medya üzerinden bakıyor ve âdeta sanal bir hayat yaşıyorlar. Sanal hayata kendini kaptıran birçok insan da gerçek hayattan kopuk bireyler haline dönüşüyor. 

İnternet teknolojisini üreten değil tüketen bir toplum olduğumuz için bunun kullanımıyla ilgili dinî, kültürel ve insanî ölçülerimizi henüz netleştirmiş değiliz maalesef. 

Çoğu insan gerçek hayatta uyduğu kurallara, ölçülere sosyal medyada uymuyor ne yazık ki! Oysa gerçek hayatta uymamız gereken İslamî ve ahlakî ölçüler sanal âlemde de aynen geçerlidir. 

Gıybet, iftira, yalan, sırrı ifşa etmek, başkasının yanlışını herkese duyurmak ve kötü söz söylemek günlük hayatta da sosyal medyada da yasaktır. 

İmam Gazali’nin İhya’da yazdığı Dilin Afetleri bölümünün yanına bugün bir de Klavyenin Afetleri diye bir bölümü yazmak gerekir herhalde. 

Zira sosyal medyanın çok yaygın kullanılması küçük-büyük herkesin bu sanal âlemde boy göstermesi önümüze ciddi bir problemi getirdi: 

Sosyal Medya Ahlakı…

Günümüz Müslümanı her alanda ve her zaman ahlaklı ve sorumlu davranmak zorunda olduğunu unutmamalıdır.

Sosyal medya ne yazık ki ahlakî ölçülerin hiçe sayıldığı, bilgi kirliliğinin, ithamların ve itibarsızlaştırmanın yoğun olarak yaşandığı bir ortamdır.

Bundan dolayı her Müslüman, İslamî sorumluluklarını bir kez daha hatırlamalı ve bunlara uymaya gayret etmelidir. 

İnternet ortamında yalan söylemek, yalan haber üretmek ve insanları bu yalanın peşinden sürüklemek yanlıştır. 

Sanal ortamda yayılan bir haberin, bir iftiranın doğruluğunu araştırmadan, haberi yayanların kim olduğuna, niyetlerinin ne olduğuna bakmadan ona inanmak ve o haberin yayılmasına aracı olmak hem ağır bir mesuliyettir hem de Müslüman ahlakına yakışmayan bir davranıştır. 

Bu hususta Kur’an-ı Kerim mealinden Nûr suresinin 11-20. ayetlerini, Hucurat suresinin ise 11 ve 12. ayetlerini okumak gerekir. Bu ayetler bizlere; her duyduğumuz şeye inanmamayı, onların doğruluğunu araştırmayı, başkalarının arkasından konuşmamayı, başkalarıyla alay etmemeyi ve Müslümanlar hakkında iyimser düşünmeyi telkin eder.

İnternet ve sosyal medya, bilgi ve fikir paylaşımına imkân sağlar. Ancak bunlar aynı zamanda bilgi ve fikir çöplüğünü de andırır. 
Bu nedenle sosyal medyadan öğrendiğimiz her bilgiye inanmak ve bunlardan yola çıkarak masum insanlar hakkında olumsuz yargılarda bulunmak ahlakî bir tavır değildir. 

Gerek gerçek hayatta ve gerekse sosyal medyada herhangi bir insanın kişiliği, namusu ve özel hayatı hakkında olumsuz paylaşımlarda bulunmak, onu rencide etmek veya ona hakaret etmek gibi davranışlar hem Allah’a isyandır hem de kul hakkıdır. 
Bu nedenle sosyal medya bizi esir almamalı, yönlendirmemeli ve hayatımıza hâkim olmamalıdır. 

Sosyal medya bizi günaha sevk eden ve günah bataklığına sürükleyen bir araç olmamalıdır. 
Başkalarının kişiliği, onuru, namusu ve iffetine zarar veren bir zulüm ve iftira vasıtası olmamalıdır. 
Vaktimizi öldüren, boş ve faydasız işlerle bizi meşgul eden, müstehcen sözlere ve görüntülere kapı aralamamalıdır. 

Sosyal medya kullanımı zaman israfına yol açmamalıdır. 
Gösterişin, kibrin ve azgınlığın paylaşıldığı bir yer değil, aksine her türlü hayır ve iyiliğin, ilmin ve eğitici bilgilerin paylaşıldığı, iletişimin sağlandığı bir platform olmalıdır. 
Ahmet YAPICI

2 Mart 2014 Pazar

KUR'AN VE MEAL OKUMA ÜZERİNE 1

Bugün ENSAR VAKFI'nda güzel bir söyleşilerinin ilki Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK hocanın katılımı ile gerçekleştirildi. Necdet Subaşı hocanın moderatörlüğündeki keyifli söyleşi, benim için çok verimli geçti. Dinleyicilerin de aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. ÖZTÜRK Hoca'yı dinleyince ilginç bir kişilikle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Duyduğum, kamuoyundan tanıdığım bir tefsir hocasında çok daha fazlasıyla karşılaştım. 

Kur'an'ı doğru anlayıp ondan günlük hayatta motive edici bir güç almak hem de mesleki formasyonumu zenginleştirmek amacıyla uzun zamandır Kur'an mealleri dünyasına dalmıştım.

Diyanet Vakfı Heyet mealinden başladım, Suat Yıldırım Hoca ve Elmalılı mealleriyle devam ettim. Ardından (ismindeki hadislere açıklamalı ifadesine inanıp aldığım ama hayal kırıklığına uğradığım) Marmara İlahiyat Vakfı'nın çıkardığı Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur'an Meali, Hasan Basri Çantay, Esed, Suat Yıldırım ve Mahmut Kısa meallerini koydum masama ve onları nüzul sırasına göre karşılaştırmalı olarak okumaya başladım. Bu mealleri; yazarlarının emeklerine, ilimlerine son derece saygı duymakla beraber;
-         Bir tefsirde hadislerin neden az kullanıldığına anlam veremediğim
-         Tasavvufî bakış açısından mahrum,
-          40-50-60 kelimelik cümleleriyle okumayı zorlaştıran,
-         Akademik diliyle bir doktora tezini andıran
-         Klasik ve modern tefsirlerin özet bir derlemesi niteliği taşıyan,
-         Çoğu netameli konuda doyurucu ve tatmin edici bilgi vermekten, bu konularda görüş beyan etmekten titizlikle uzak duran,
-         Ancak bütün bu yönlerine rağmen istifade ettiğim Kur'an Yolu Tefsiri eşliğinde okumaya başladım. 
Tabi bunların yanına SİYER, HADİS ve en son (Kur'an Yolu Tefsiri tecrübesinin tam aksine) Diyanet'in kuruluşundan beri (Elmalı tefsiri ve Tecrid-i Sarih dışında) yayınlanan en nitelikli, verimli kitaplardan biri olarak gördüğüm HADİSLERLE İSLAM kitabı okumasını da ihmal etmedim.  Bu sırada daha önce almak istediğim ancak baskısı kalmadığı için alamadığım Mustafa ÖZTÜRK'ün mealinin yeni baskısının yapıldığını öğrenince hemen onu da edindim. Öztürk hocanın tarihselci ve modernist bazı yaklaşımlara sahip olduğuna dair bir fikir kırıntısı vardı esasında zihnimde. Ama mealini okurken bu kırıntılar yok olmaya ve hocaya olan ilgim artmaya başlamıştı. 
İşte tam da böyle bir zamanda ENSAR Vakfı aracılığıyla ÖZTÜRK hocayı, hayat tecrübesini, insani yönünü, ilahiyat serüvenini, ilim aşkını ve en önemlisi Kur'an ile olan ilişkisini kendi ağzından dinledim. Konuştuklarını kısa kısa aktaracağım. 
Ama şunu belirteyim: 
Karşımda iyi bir insan, yetkin bir bilim adamı ve gönül dünyasından Kur'an'a bakan dertli ve sorumlu bir ahlakî kişilik vardı. 
Ne mi anlattı? 
Hocanın eleştiriler yönelttiği "Meal Müslümanlığı" na değinmeden önce kısa bir anekdotu hatırlatmak istiyorum. 
Yıllardır tanıdığım iki kişi... 
Biri, ömrü gayri İslamî yollarda geçmiş ve bir hoca vesilesiyle tövbe etmiş orta yaşlarda bir esnaf. Diğeri de 50 yaşlarında Kuran'a merak salan bir marangoz ustası. İkisinin de tövbesine vesile olan hoca ise hadislere itibar göstermeyen ve Kuran'ı tek kaynak olarak alan biri...
Durum böyle olunca bunlar, o gün eline Kuran'ı almış, başlamışlar meal okumaya ve hâlâ okuyorlar. Hadislerin çoğunluğunu uydurma ya da zayıf gördükleri için Hadis, sünnet, siret kitaplarıyla tanışıklıkları da yok. 
Bu kardeşlerin; akaid, fıkıh, İlmihal gibi temel dinî ilimlerle ilgili başvuru kaynağı da Kuran...
Böyle olunca bu arkadaşlara göre;
- Kader, imanın esaslarından biri değildir. 
- Tasavvuf şirktir.
- Gelenek, hurafe ve batıl inançlarla dolu olduğu için ona dayanmak ve onunla amel etmek "şirk"tir.
- Ölülere Kuran okunmaz.
- Türkiye'de cuma namazı kılınmaz.
- Kaza namazı diye bir namaz yoktur.
- Hadislerin çoğu zayıf ya da uydurmadır.
- "Allah bize kullanalım diye akıl vermiş, Kuran var ya onu okuyalım. Ebu Hanife de insan, biz de insanız."
Bu arkadaş ve onun gibi dini sadece Kuran mealinden öğrenmeye çalışanların görüşlerini göstermesi açısından bunlar yeterli herhalde.
Dini konularla ilgili bilgileri Kuran meali (tefsiri değil) ile sınırlı olduğu için dinî bir konuda fikir beyan ederken Kuran'ı merkeze alır ve her şeyi rahatlıkla söylerler. Böyle olunca yıllarını İslamî ilimlere vermiş ulemayı da rahatlıkla eleştirir hatta yerden yere vururlar. 
Bu arkadaşlar adam gibi bir kelam, akaid, sünnet, hadis, İlmihal ve bu ilimlerle ilgili usûl kitabı okumamışlardır. Ancak konuştukları zaman (pervasızca) hüküm verme ve eleştirme hususunda geniş bir cesarete ve yetkinliğe (!) sahipler. 
Mustafa ÖZTÜRK hocanın bir meal yazarı olarak en çok dert yandığı ve "tinerci, ballici grubu" olarak adlandırdığı ve "Meal Müslümanlığı" dedigi bu yaklaşım günümüzde ciddi oranda rağbet görmekte. Dün Ensar Vakfı'ndaki konuşmasında bu konu üzerinde önemle durdu.
Hoca, dinî ilimleri okumanın, öğrenmenin gayretine, emeğine ve bu emeğin zorluklarına, sıkıntılarına katlanmak istemeyen ama kısayoldan dini öğrendiğini düşünen kolaycı bir anlayış olarak değerlendirdi bu düşünceyi.
Mustafa Hoca; “İslam âlimleri, ilimlerin merkezine Kuran'ı koymuşlar ancak usul ilimleri, akaid, kelam, fıkıh ve hadis gibi ilimleri okuttuktan sonra en sona, zirveye tefsiri koymuş ve onu okutmuşlardır.' dedi.  Çünkü bir ayetin iniş sebebini, indiği ortamı, onun ilk muhataplarının (Peygamberimiz ve sahabe) o ayeti nasıl anladıklarını ve nasıl uyguladıklarını bilmeden, bir ayetten nasıl hüküm çıkarılacağına vakıf olmadan, ayetin dil özelliklerinden ve âlimlerin onu açıklamasından haberdar olmadan meal okuyarak dini öğrenmenin yanlış bir yol olduğunu belirtti. 
Mustafa Hoca, Müslümanların dini öğrenmesi ve yaşaması açısından Kuran'ın rehberliği mi önceliklidir yoksa Peygamberin sünneti mi önceliklidir? diye sordu ve "Peygamberin sünneti" cevabını verdi. 
“Bunu 'modernist, tarihselci' olarak bilinen Mustafa ÖZTÜRK olarak ben söylüyorum." ifadesini de ekleyerek. 

02.03.2014

14 Şubat 2014 Cuma

BİR AVUÇ SUYA NE DERSİNİZ?

Dünyada başarılı olmak, hedefe bir an önce ulaşmak, sıkıntı ve zorluklarla mücadele etmekten kaçmak için eğilip bükülmek, İslam adına tavizler vermek doğru değildir. Amaç Müslümanca yaşamak ve İslam’ın tüm insanlığa ulaşması için çalışıp gayret sarfetmektir. 
Sorumluluğumuz başarılı sonucu almak değil vazifemizi hakkıyla yerine getirmektir. Bunun için âlimlerimiz yazdıkları eserlerin başında “Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır” derler. 
Gayret’i bırakıp Tevfik’e odaklananlar kısa sürede yoruluyor ve savruluyorlar maalesef…
Bütün inananlar gibi Hz. Peygamber de çok sıkıntılar çekti. Babasını görmedi, annesini 6 yaşında kaybetti, evlatlarını kendi eliyle toprağa koydu, memleketinde aşağılandı, yurdundan kovuldu, Medine’de rahat yüzü görmedi. Ama tüm bu sıkıntılara göğüs gerdi, sabırla mücadele etti. Vazgeçmedi. Onun vazgeçmesini, zaaf göstermesini, eğilip bükülmesini engelleyen şey nedir?

12 Şubat 2014 Çarşamba

LİDERLERE BAĞLILIĞIN ÖLÇÜSÜ

Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah'tan vahiy alan bir resul olmasına rağmen pek çok olayda sahabelere danışmış, hiçbir sahabenin fikrini küçümsememiş, onları dikkate almış ve çoğu zaman da kendi görüşünün aleyhinde bile olsa istişare sonucunda çıkan karara uymuştur. Birçok hadiste de istişare etmeyi tavsiye etmiştir. Bu nedenle hiçbir İslami grup, kuruluş veya cemaat istişareyi terk edemez. 
Hiçbir lider kendini yeterli görüp başkalarının görüş, öneri veya eleştirilerine kapalı olamaz. Bu hususta kendini imtiyazlı gören bir lider Hz. Muhammed (a.s)'yi yeterince ve doğru olarak tanıyamamış demektir. Müslümanlar, Peygamberimizin bu sünnetini hizmetlerinin ilk prensibi yapmalıdır.
Sahabeler, Peygamberimizin bir kararı karşısında eğer kendileri farklı düşünüyorlarsa önce Peygamberimize bu fikrin Allah'ın emri mi yoksa kendi kanaati mi olduğunu sorarlardı. Eğer bu, Allah'ın emri ise tereddütsüz iman eder ve ona uyarlardı. Eğer Peygamberimizin kişisel bir kanaati ise bu husustaki görüşlerini usul ve edep dairesi içinde ifade ederlerdi. 

16 Ocak 2014 Perşembe

İSLAM VE NEFİS TERBİYESİ

Aziz Mahmud Hüdayi  (1541-1628) Bursa’da kadı iken Üftade hazretlerine talebe olmak arzusuyla onun yanına varmıştı. Üftade hazretleri kendisine mürid olmak için gelen Hüdayi’ye şu cevabı verdi:
“Kadı Efendi! Burası yokluk kapısıdır. Biz bu kapının kullarıyız. Hâlbuki sen makam, güç ve varlık sahibisin. Bu hâlinle bizim bir araya gelmemiz mümkün olur mu hiç? Bizim Allah’tan başka kimsemiz yoktur.”
Aziz Mahmut Hüdayi,  gözleri yaşlı bir halde “Efendim! Saydığınız her şeyimi kapınızın eşiğinde bıraktım. Arzum; sizin öğrenciniz olabilmek, hizmetinizle şereflenmektir. Ne emrederseniz yapmaya hazırım.” dedi.  Bunun üzerine Üftade hazretleri şöyle buyurdu:
Madem öyle önce kadılığı bırakacaksın. Daha sonra da bu sırmalı kaftanınla her gün Bursa sokaklarında ciğer satacaksın.”

15 Ocak 2014 Çarşamba

İmam Rabbani


Bundan on yıl kadar önce ilahiyat fakültesi öğrencileriyle yaptığımız düzenli derslerin birinde İmam Rabbani’yi anlatmıştım. Dersin başında İmam Rabbani ismini duyan öğrencilerdeki ilgisizlik ders sonunda hem şaşkınlığa hem de üzüntü ve pişmanlığa dönüştü. Ders sonunda öğrencilerin söylediği şu ifadeleri unutmuyorum: “Biz İmam Rabbani’yi sıradan bir tarikat şeyhi; Mektubat-ı Rabbani’yi de menkıbelerle dolu bir kitap bilirdik.” Bu ifadeleri günümüzde de söyleyen pek çok okumuş (!) kişinin var olduğunu üzülerek belirtelim.
İmam Rabbani için “ülkemizde kimi çevrelerce tasavvufî yönü nedeniyle önemsiz görülen, dikkate alınmayan; özellikle tasavvuf ve tarikat çevrelerinde “Mektubat-ı Rabbani” adlı eseri çokça bilinen ama hakkıyla tanınmayan bir “âlim ve mücahiddir” desek yeridir.
Ne hazin değil mi? Bir yanda ömrü din düşmanlarına karşı cihad ve davet yoluyla İslam’ı savunmakla geçen; dönemindeki yanlış tasavvuf anlayışına karşı Kur’an ve Sünnet’e uygun bir tasavvuf anlayışını savunan bir âlim. Öte yanda böyle önemli bir şahsiyeti hayatı boyunca mücadele ettiği şeylerle itham eden kimi Müslümanlar. Bir diğer tarafta da tasavvuf mensubu olup Mektubat-ı Rabbani’ye bakmayı bile sevap sayan ama o eseri ortaya çıkaran inancı, mücadeleyi ve ihlası görmekten, anlamaktan aciz bireyler. Sonuç: Kıymeti bilinemeyen ve anlaşılamayan bir büyük şahsiyet: İmam Rabbani.