27 Ocak 2016 Çarşamba

ARKADAŞLIK RİSALESİ

- Ahirette Allah’ın huzuruna alnının akıyla ve gönül huzuruyla birlikte çıkabileceğin kimselerle arkadaş ol. Zira ahirette “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[1]

- Kiminle arkadaşlık ettiğine iyi bak ve arkadaşını iyi seç. Çünkü “Kişi arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”[2]

- Özü, sözü iyi insanlarla arkadaş ol. Zira “İyi arkadaş, misk taşıyan insan gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan güzel koku duyarsın. Kötü arkadaş da körük çeken kimse gibidir. O, ya elbiseni yakar yahut körüğün pis kokusunu alırsın.”[3]

- Arkadaş olduğun kimse sana ahlak, fazilet ve ilim adına güzel şeyler kazandıracak insanlar olsun. Sen de arkadaşlarına faydalı olmaya çalış. Zira “Allah katında arkadaşların hayırlısı, arkadaşına faydalı olandır...”[4]

- Kötü ahlaklı, düşük karakterli ve günahlardan sakınmayan insanlarla oturup kalkma, onlara benzeme. Şu ilahi fermana tabi ol: “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve dürüst insanlarla beraber olun.” [5]

- Rabbinden her zaman iyilerle beraber olmayı iste. Şu duaları sıkça yap:   “…Ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz!”[6] “Rabbim!…Beni Müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat!”[7]

- Sahip olduğun iyilikleri, kendin için istediğin güzel şeyleri arkadaşların için de iste. İstemekle kalma, aynı zamanda onların da bu iyilik ve güzelliklerden yararlanması için gayret et: “Sizden biriniz kendisi için sevip istediği bir şeyi din kardeşi için de sevip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”[8]

- Arkadaşların için ancak iyilik düşün. Onlardan ne görürsen gör sen her zaman iyiliği tercih et. Hesapçı olma, her zaman iyiden ve iyilikten yana ol: “İnsanlar iyi olur, iyilik yaparlarsa, biz de iyi olur, iyilik yaparız; yok onlar zulmederlerse biz de zulmederiz.” diyen şahsiyetsizlerden olmayın. Aksine siz kendinizi, insanlar iyi olurlarsa iyi olmaya, kötü olurlarsa, kötü (zalim) olmamaya alıştırın!”[9]

- Arkadaşlarına karşı her zaman samimi ve geçim ehli ol. Her zaman sorun çıkaran ve insanları usandıran biri olma. İnsanlar senin yanında huzurlu olsunlar: “Mümin, kendisiyle ülfet edilen, güzel geçimli kişidir. Kendisiyle ülfet kurulamayan ve geçinilemeyen kimsede hayır yoktur.”[10]

- Arkadaşlarına olan sevgin onların hatalarına karşı seni kör etmesin. Zira  “Bir şeye sevgin seni kör ve sağır edebilir.”[11] 
Gerçek arkadaşlık sevdiğin kişinin hatasını söylemeyi gerektirir. Birine olan kırgınlığında da onun iyi yönlerini görmene engel olmasın. Adalet hakikati takdir etmeyi gerektirir.

- Arkadaşlığın daima ölçülü olsun. Severken ve kin tutarken aşırıya gitme: “Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün o kişi nefret ettiğin biri olur. Nefretinde de ölçülü ol belki nefret ettiğin kişi bir gün sevdiğin biri olur.”[12]

- Arkadaşından gördüğün iyiliği asla unutma. Ona teşekkür ederek, zaman zaman hediye vererek arkadaşını taltif et, halk içinde onu takdir et: “Kime bir iyilik yapılır da imkân bulursa hemen o iyiliği bir iyilikle karşılasın. Eğer o iyiliğe iyilikle karşılık vermeye imkân bulamazsa kendisine yapılan bu iyiliği övsün. Kendisine yapılan bu iyiliği öven kimse onun şükrünü yerine getirmiş olur. Bu iyiliği kimseye söylemeyerek gizleyen kimse de onu inkâr etmiş olur.”[13]

- Arkadaşlarına karşı güler yüzlü ol. Asık suratlı olma: Müslüman kardeşinle konuşurken güler yüzlü ol; çünkü güler yüzlü olmak bir iyiliktir. Sakın kibirlenme! Çünkü Allah kendini beğenenleri sevmez. Eğer bir kimse sende bulunduğunu bildiği bir kusur nedeniyle seni kınarsa, sana hakaret etse bile, sen onda olduğunu bildiğin bir kusurdan dolayı onu kınama! Bu tutum sana sevap, ona günah kazandırır.”[14]

- Arkadaşın darda kaldığı, sıkıntıya düştüğü zaman ilk sen onun yardımına koş. Zor zamanlarında elindeki imkânları arkadaşınla paylaş. Bir kimse dünyada bir müminin sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet gününde o müminin sıkıntılarından birini giderir. Bir kimse darda kalana kolaylık gösterirse Allah da ona dünya ve ahirette kolaylık gösterir. Bir kimse bir Müslümanın ayıbını örterse Allah da onun dünya ve ahiretteki ayıplarını örter. Mümin kul, din kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da o kulun yardımındadır.” [15]

- Arkadaşlığın Allah için olsun, menfaat ve gösteriş için değil. Arkadaşını karşılıksız sev ve ona karşı menfaat hesabı yapma. “…Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan başka hiç bir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenecektir.” [16]

- Arkadaşınla arkadaşlığınızı bozacak tavırlardan uzak dur. Küçük şeylerin arkadaşlığınızı gölgelemesine izin verme: “Müslüman kardeşinle tartışmaya girme, onunla kırıcı şekilde şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme.”[17]

- Arkadaşına karşı görevlerin olduğunu unutma:
“…Karşılaştığın zaman selam ver.
Seni davet ederse davetine katıl.
Senden nasihat isterse ona nasihat et.
Aksırınca Allah’a hamd ederse ‘yerhamukellah (Allah sana merhamet etsin,) de.
Hastalandığı zaman onu ziyaret et.
Öldüğü zaman cenazesine katıl.”[18]

Ahmet YAPICI



[1] Buhârî, Edeb, 96.
[2] Ebu Davud, Edeb, 16.
[3] Buhari, Zebaih, 31.
[4] Tirmizi, Birr, 28.
[5] Tevbe suresi, 119. ayet.
[6] Âl-i İmran suresi, 193. ayet.
[7] Yusuf suresi, 101. ayet.
[8] Buhari, İman, 7.
[9] Tirmizi, Birr ve Sıla, 63.
[10] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/400.
[11] Ahmed bin Hanbel, Müsned, 5/194.
[12] Tirmizi, Birr, 60.
[13] Ebu Davud, Edeb, 11.
[14] Ebu Davud, Libas, 24.
[15] Müslim, Zikir, 38.
[16] Buhari, Zekât, 16.
[17] Tirmizi, Birr ve Sıla, 58.
[18] Müslim, Selâm, 5.

Fuat SEZGİN

- İlim meşakkatli ve fedakarlık gerektiren bir yoldur. Buna hazır mısın?
- Evet, hazırım.
- Bunun için günde kaç saatini kitap okumaya ayıracaksın?
- Öğleden önce 4, öğleden sonra 4 ve akşamdan sonra 4 olmak üzere 12 saat ayıracağım.
- Bu vakit doktora diploması almaya ve kitap yazmaya yeter. Ancak bir âlim olmaya yetmez.
- Peki, ne kadar zaman ayırmam lazım?
- Bütün vaktini ayırman lazım.
- İlim için çalışacağım.
 Evet, hocası ile arasında geçen bu konuşma Prof. Dr. Fuat Sezgin’in ilim hayatının başlangıcını teşkil eder. Bugün 91 yaşında olan Fuat Sezgin o günden beri günde 17 saat çalışarak ilmî faaliyetlerine devam eden bir âlimdir.
Prof. Dr. Fuat Sezgin’in onlarca eserinden bazıları şunlardır:
- İslam’da Bilim ve Teknik (5 cilt)
- İslam Uygarlığında Astronomi Coğrafya ve Denizcilik
- Tanınmayan Büyük Çağ - İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi'nden
- İslam Uygarlığında Mimari, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp Saatler, Optik, Mineraller, Savaş Tekniği, Antik Objeler
 Üniversitede dinlediği bir derste hocasına sorduğu “İslam tarihinde önemli bir matematikçi var mı ki?” sorusuna aldığı şu cevap onun zihninde şimşekler çaktırmıştır: “İslam dünyasında; Yunanlılar ve Batılılar arasında çıkan ve büyük diye bildiğimiz kişilerden çok daha büyük matematik âlimleri yetişmiştir.” Oysa genç talebe Fuat Sezgin ilkokulda Müslümanların dünyayı bir öküzün boynuzunda taşıdığına inandıklarını öğrenmişti. Bununla birlikte bugün bilim adına bildiğimiz ne varsa bunların Batılı bilim adamlarınca ortaya konulduğu ona anlatılmıştı. O gün hocasından duydukları onun zihninde büyük bir soru işareti oluşturdu. O gece sabaha kadar uyuyamadı. Düşündükçe sorular çoğaldı ve bu mesele üzerinde çalışmaya karar verdi. Müslümanların bilimsel çalışmaları üzerinde yoğunlaşacak ve bu üzeri örtülmüş hazineyi açığa çıkararak tüm dünyaya gösterecekti. Fuat Sezgin o gün İslam Bilimleri Tarihi’ni yazmaya karar verdi. Ve gece gündüz bu yolda çalıştı.
İslam bilim tarihini ve Müslüman bilim adamlarının çalışmalarını ortaya koymak isteyen Fuat Sezgin, hocasının da tavsiyesiyle birçok dili öğrenir. Bu amaçla 27 dil öğrenen Sezgin, bugün kaç dil bildiği sorulduğunda “kaç dil biliyorum, bilmiyorum” cevabını veriyor. Sezgin hoca, ihtiyaç duyduğu dili 6 ay gibi kısa bir sürede öğrenebildiğini de ifade ediyor.
Fuat Sezgin, İslam Bilimleri Tarihi konulu ilmî çalışmalarını daha verimli yapmak amacıyla Türkiye’de Zeki Velidi Togan ile İslam Bilimleri Araştırmaları Enstitüsü’nü kurar. Ancak 27 Mayıs 1960 darbesi onu da vurur.
 Bir sabah enstitüye giderken gazete satan bir çocuk, “Yazıyor, yazıyor! 147 profesörün üniversiteden atıldığını yazıyor!” sözlerini duyar. Merakla gazeteyi okuyunca atılan 147 profesörün arasında kendisinin de olduğunu görür. Ülkesinden ayrılmak istemez ancak ideal edindiği ilmî çalışmasını da yarım bırakmak istemez. Kısa bir süre sonra Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde misafir profesör olarak ders vermeye başlar. Derslerini Almanca olarak anlatır. Disiplinli çalışması, işini ciddiyetle yapması ve örnek kişiliği ile herkesin takdirini kazanır.  
Alman bilim adamlarının “Müslüman bir Türk” olduğu için önyargıyla bakmalarına rağmen çalışmalarını sürdürür ve “Arap-İslam İlimleri Tarihi” kitabının ilk cildini yayınlar. Kitap bilim dünyasında büyük beğeni görür. Sezgin, bilim çevrelerince daha büyük itibar görür. Kral Faysal Vakfı’ndan İslami Bilimler Ödülü’nü alır.
Fuat Sezgin, bundan sonra yaklaşık 60 ülkede fizik, kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik, ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi alanlarda Müslüman bilim adamlarının ortaya koyduğu eser veya orijinal aletin peşine düşer. Birçok dil bildiği için tercümana ihtiyaç duymaz. Her eseri bizzat inceler. Kütüphane raflarında eskimeye yüz tutan yüzlerce orijinal eseri bulur ve insanların hizmetine sunar.
 Fuat Sezgin, 1982’de Almanya’da Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü kurar. Bir yıl sonra da aynı isimli müzeyi kurar. Müzede Arapça el yazmaların mikrofilm koleksiyonu ve 1300 kadar tıpkıbasımı vardır. Müze büyük bir kütüphaneyi de içinde barındırır. Müzede bilimsel araç gereçlerin örnekleri sergilenir. 800’ün üzerinde icadın bire bir modelleri ancak bu müzede bulunabilir. Bu yönüyle söz konusu müzenin dünyada bir benzeri yoktur. Bir yazar bu müze ile ilgili şu itirafta bulunur: “İslam medeniyet tarihini anlaşılır hâle getirmek için Müslümanlara bu müzeden daha güzel bir hediye veremezsiniz. Onlara uygarlıklarının 800 yıl sürdüğünü, görkemli olduğunu, utanılacak bir şey olmadığını başka bir şekilde gösteremezsiniz.”
Bütün dünyada büyük bir saygınlığa sahip olan Fuat Sezgin maalesef kendi ülkesinde aynı ilgi ve itibarı göremedi. Ta ki 2008 yılına kadar. Dönemin devlet yöneticilerinin isteği ile ülkesine dönen Fuat Sezgin, 2008’de İstanbul Gülhane Parkı içinde ‘İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni kurdu. Müzede astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, fizik ve mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık alanlarında Müslümanların ürettiği eser ve aletler sergileniyor. Yılların emeğini taşıyan bu müze bugün Müslüman gençlerin ilgisini bekliyor.
Fuat Sezgin, tam bir ilim adamı özelliği taşımakta. Az konuşmayı, az uyumayı, az yemeyi ama çok çalışmayı kendine ilke edinmiş.  Yorulduğu zaman dinlenmek istediğini ancak zamanın hızla geçtiği endişesiyle hemen çalışmaya devam ettiğini belirtiyor. Haftanın her günü sabah erkenden çalışmalarına başladığını ve tatil yapmadığını ifade ediyor.
Kişiliği ve sade yaşayışı ile örnek bir âlim olan Fuat Sezgin hocaya Allah’tan sağlık ve afiyet diliyoruz.


Ahmet YAPICI

Android Ahlakı

Günümüz Müslümanlarının en önemli sorunlarından biri sosyal medyadır. Sosyal medya ifadesiyle facebook, twitter, instagram, youtube gibi sosyal paylaşım hesaplarını kastediyoruz. Yazımız boyunca bu alanlardan sosyal medya diye bahsedeceğiz. Sosyal medya bir yönüyle insanlar arasında iletişimi sağlayan, uzağı yakın eden bir imkândır, bir yönüyle de birey ve toplum için birçok potansiyel tehdidi ve yozlaşmayı içinde barındırmaktadır. Sosyal medyanın olumlu yönlerine bu yazımızda yer vermeyeceğiz. Aksine sosyal medyanın Müslümanlar üzerindeki bozucu, yıkıcı ve tahrif edici bazı etkilerine değineceğiz.
En son söyleyeceğimizi ilk başta söyleyelim:
Gerçek hayatta bir Müslümana haram olan her şey sanal âlemde de, sosyal medyada da olsa haramdır. Gerçek hayatta İslam ahlakına, edebine yakışmayan her türlü söz ve davranış sosyal medyada da çirkindir, ayıptır ve günahtır. 
İnternet ortamında yalan söylemek, yalan haber üretmek, yalan haberlerle insanları galeyana getirmek, kötü ve zararlı söz ve görüntüleri paylaşmak, masum insanlara iftira atmak çirkin bir davranıştır ve günahtır. Gerek gerçek hayatta ve gerekse sosyal medyada herhangi bir insanın kişiliği, namusu ve özel hayatı hakkında olumsuz paylaşımlarda bulunmak, onu rencide etmek veya ona hakaret etmek gibi davranışlar hem Allah’a isyandır hem de kul hakkıdır. Bu nedenle sosyal medya bizi esir almamalı, yönlendirmemeli ve hayatımıza hâkim olmamalıdır. Sosyal medya bizi günaha sevk eden ve günah bataklığına sürükleyen bir araç olmamalıdır. Başkalarının kişiliği, onuru, namusu ve iffetine zarar veren bir zulüm ve iftira vasıtası olmamalıdır. Gösterişin, kibrin ve azgınlığın paylaşıldığı bir yer değil, aksine her türlü hayır ve iyiliğin, ilmin ve eğitici bilgilerin paylaşıldığı, iletişimin sağlandığı bir platform olmalıdır. 
Gerçek hayatta İslam ahlakına yakışmayan her türlü söz ve davranış, sosyal medyada da çirkindir, ayıptır ve günahtır.

Bir Müslümanı gerçek hayatta bağlayan kurallar sanal hayatta da geçerlidir. Örneğin İslam’da kadın-erkek ilişkileri mahremiyet esasına göre düzenlenir. Bu mahremiyet sosyal medya için de geçerlidir. Sosyal medyada herhangi bir insanla sanal arkadaşlık kurmamız onunla aramızdaki mahremiyet sınırını ortadan kaldırmaz. Bu ortamlarda da kadın-erkek ilişkilerinde İslamî ölçülere uymaya özen göstermeliyiz. Sosyal medyada her türlü özel resmimizi paylaşarak onu tüm dünyanın gözleri önüne sermek doğru değildir.
Sosyal medya kullanımı aynı zamanda ciddi bir değişimi de beraberinde getiriyor. Bundan 30-40 sene önce herhangi bir kadının fotoğrafının yabancı bir erkeğin eline geçmesi belki bir cinayet sebebi olarak algılanabilecek kadar kötü bir davranış sayılırdı. Oysa sosyal medyanın olmazsa olmazı gibi kabul edilen bir anlayışla Müslümanlar evlerinin içindeki mahrem hayatlarını, evlilik gibi çok özel pozlarını tüm dünya ile rahatlıkla paylaşabilmekte ve bunda hiçbir beis görmemektedir. Aynı şekilde yediği, içtiği her şeyi facebook, twitter hesabıyla paylaşıp gösteriş ve lüks ajanslığı yapan Müslümanlara günümüzde sıkça rastlamak da mümkün artık.
Sosyal medyanın bir diğer yönü de vakit israfına yol açmasıdır. Hastane, mezarlık, düğün, dernek, cenaze, cami ve eğlence gibi hayatın her alanında insanlar her şeylerini ilk elden sosyal medyada paylaşır oldular. Ellerinde telefonla kendi sanal dünyalarına çekildi insanlar. Telefonlar akıllandı ancak insanlar akıl tutulmasına tutuldular. Teknoloji geliştikçe yalnızlaştı insanoğlu. Paydaşlarımız artık yanı başımızdaki insanlar değil telefonumuzdaki sanal arkadaşlarımız oldu.
Belirtelim ki bilgi, görgü ve kültür paylaşımına dayanmayan, Müslümanlara fayda sağlamayana her türlü paylaşım aslında paylaşan için de okuyan için de hem yüktür hem de israftır.  Bu nedenle sosyal medya alışkanlığı; vaktimizi öldüren, boş ve faydasız işlerle bizi meşgul eden, müstehcen sözlere ve görüntülere kapı aralayan boş bir uğraş olmamalıdır.
Sosyal medya aynı zamanda ucu açık bir arenadır. Orada herkes her şeyi bilir. Kimi siyaset dehasıdır, kimi yazardır, kimi sanatkârdır ve ne yazık ki herkes çok cesurdur. Klavyenin başına geçen herkes sanki dünyayı ellerini arasına almıştır. Hâl böyle olunca sosyal medya her türlü pervasızlığın, yalanın, şirretliğin, bilgi ve fikir çöplüğünün adıdır. Bu nedenle sosyal medya malzemesini şu üç terazide tartmalıyız: Doğru, güzel ve faydalı. Paylaşılan her neyse doğru mu, güzel mi ve bize faydalı mı? Eğer bu sorulara evet cevabı veremiyorsak vaktimizi ve aklımızı, gözümüzü ve gönlümüzü bunca lüzumsuz şeyden korumalıyız.

Ahmet YAPICI

22 Ağustos 2015 Cumartesi

BİR LOKMADAN BİR SOFRAYA

Müslümanın söz ve davranışlarını çevreleyen sınır, Allah’ın koyduğu kurallardır, yani helal ve haramlardır. O, hiçbir sınır tanımadan keyfine göre yaşayan, canının her istediğini yapan biri değildir, olamaz. Zira Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olmuş kimsedir. Dolayısıyla bir Müslümanın hayatındaki temel ölçülerden biri de yiyip içtiklerinde helal-haram çizgisine uymaktır. Bu husustaki ölçüyü Allah Teâlâ şöyle ifade buyurur: “Allah’ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, onun nimetine şükredin.”[1]
Helal rızık, bir Müslümanın hayattaki en ulvi gayelerinden biridir. Her Müslüman rızkını helal yoldan kazanmak ve ailesine helal lokma yedirmek için gayret eder. Helal lokma için emek harcar ve alın teri döker. İslam’a göre en kutsal işlerden biri de bu gaye uğrunda çalışmak ve alın teri dökmektir. Şu olay Sevgili Peygamberimizin bu konudaki hassasiyetini gösteren örneklerden sadece biridir: Allah Resulü (s.a.v.) bir gün mescitte Sad bin Muaz’la karşılaşmıştı. Onunla tokalaşınca ellerinin nasırlı olduğunu gördü. Ona bunun nedenini sorunca Sad bin Muaz (r.a.):
-  Ailemin rızkını kazanmak için çalışıyorum, ellerim onun için nasır bağladı, Ya Resulallah, dedi.  Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz, Sad’ın nasırlı ellerini ashabına göstererek şöyle buyurdu:
- İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir.[2]
Helal rızık, sadece kasaptan et alırken İslamî usullere göre kesilip kesilmediğine bakmaya indirgenmeyecek kadar geniş ve ağır bir sorumluluktur. Kasaptan et alırken gösterilen bu hassasiyet, işimizi hakkıyla yapma ve kamu hakkından uzak durma konusunda da gösterilmelidir.
Hayatta bazen ekonomik sıkıntıya düşer ve ihtiyaçlarımızı karşılamakta zorlanırız.  Kendimizin, eş ve çocuklarımızın isteklerini karşılayamayız. Bununla birlikte bazen kolayca para kazanabileceğimiz ama meşru olmayan kazanç fırsatları önümüze çıkabilir. Bu tür zorluklar, engeller veya cazibeler bizi asla helal rızık gayesinden uzaklaştırmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz bu konuda Müslümanları şöyle uyarır: “Ey İnsanlar! Allah’tan hakkiyle sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı geç de olsa elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan hakkıyla sakının ve rızkınızı güzel (helal) yoldan isteyin. Helal olanı alın, haram olanı terk edin.”[3]
Müslüman, Allah’ın tüm varlıkların rızkını yarattığına (er-Rezzak)  iman eder. Allah’ın helal kazanç emrine de teslim olur. Bununla birlikte maalesef günümüzde çoğu Müslüman, helal rızık konusunu sadece İslamî usullerde kesilen ete indirgemiştir. Kasaptan et alırken gösterilen bu hassasiyet maalesef iş ve meslek ahlakı konusunda çoğu zaman gösterilmez. Daha çok kazanma hırsıyla faizli sistemin tüm imkânlarını sınırsızca kullanma hususunda gösterilmez. Aynı hassasiyet herhangi bir kamu kurumundan elde edilecek menfaat için türlü şekillerde isimlendirilerek verilen rüşvet hakkında gösterilmez. Oysa Müslümanlar olarak bizler hayatımızın her alanında helal rızık için çalışmakla sorumluyuz. İktisadi ve sosyal hayatta helal-haram çizgilerini fütursuzca çiğneyerek, haramlara kılıf uydurarak Allah’a yönelmek ve onun rızasını istemek ne kadar samimi bir tavırdır? Günümüzün manzarası Peygamberimizin tasvir ettiği şu gerçeğe ne kadar uygun düşmektedir: “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine bakmayacaktır.”[4] “Allah için uzun bir yolculuğa çıkan bir kimse saçları darmadağınık, toza toprağa bulanmış bir vaziyette ellerini semaya açarak ‘Ya Rabbi, Ya Rabbi!’ diye dua ediyordu. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram… Haramla beslenen böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?”[5]  
 Az yemek, az konuşmak, az uyumak ve az gülmek İslam geleneğinde nefsi terbiye etmenin yöntemlerinden biri kabul edilir. Buradaki “az” ifadesinin ölçülü anlamında olduğuna ayrıca dikkat çekelim. Az yemek insanı sağlıklı ve zinde tutan bir alışkanlıktır. Peygamberimizin günde iki öğün yiyerek sağlıklı ve zinde bir hayat sürdüğünü biliyoruz. Onun şu tavsiyesi yeme içme hususunda bize ideal ölçüyü göstermektedir: “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”[6]
Günümüz toplumu neredeyse bir tüketim ve gösteriş toplumu hâline geldi.
Artık AVM’lerde ve fast food restoranlarında sınırsızca yiyip içiyor ve bunları facebook, twiter gibi sosyal medya ortamlarında fütursuzca teşhir ediyoruz.
Oysa bütün bunların İslamî adaba uyup uymadığı, bir Müslümanın her zaman aklında olması gereken önemli bir sorudur.
Çok yemek ve yediklerimizle gösteriş yapmada yarışmak..?
 Çok yemek insana zararlı bir alışkanlıktır. Çok yemek aşırı kilo almaya neden olur ve insan sağlığına zarar verir. Büyük İslam âlimi İbn-i Sina, bütün hastalıkların yenilen ve içilen şeylerden ileri geldiğini ifade eder. “İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.” sözü bu açıdan ne kadar da anlamlıdır. Bu nedenle çok yemek yerine ölçülü yemek, sağlıklı, helal ve temiz gıdalarla beslenmek gerekir.
“Mide dolunca fikir uyur, hikmet ölür ve azalar durur.”
 Lokman Hekim
Çok yemek aynı zamanda aşırı kilo almaya ve vücudun ağırlaşmasına neden olur. Bu da çok uyumaya ve ibadetler hususunda gevşek davranmaya ve tembelliğe yol açar. Günde en az üç öğün yemek yiyen ve yediği zaman da tıka basa midesini dolduran günümüz insanının en önemli sorunlarından biri de aşırı kiloları vermek için ayrıca zaman, enerji ve para harcaması değil midir? Bu kısır döngü içinde yaşayan günümüz insanı maalesef diyetisyen kapılarına, aerobik salonlarına ve rejim listelerine mahkûm olmuş durumdadır. Oysa dengeli beslenmek sağlıklı bir hayatın en önemli şartlarından biridir.
Çok yemek insan nefsini azdırır ve haramlara sevk eder. Çok yemek insan nefsine doping etkisi yapar. Azgın bir atı zapt etmek ne kadar zorsa çok yiyen bir nefsi de kontrol altına almak o kadar zordur. Doymuş bir nefis başka lezzetler ve şehvetler peşinde koşar. Bu nedenle nefsi terbiye etmenin, onu dizginlemenin yolu açlıktır. Açlıkta arzular kırılır, nefsimiz uysallaşır ve azgınlığı ortadan kalkar. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber (a.s.) evlenemeyen gençlere oruç tutmayı tavsiye etmiştir.  
Çok yemek insanın nefsine dur diyemeyişinin bir sonucudur. Canının her istediği yiyeceği yiyen, yiyip içtikleriyle lüks ve gösteriş peşinde koşan müsrif bir Müslüman, fakirliği ve açlığı anlayamaz. Nefsini terbiye edemez. İbadetlerinden tat alamaz. Böylesi bir yaşam tarzı İslam ahlakına uymaz. Bu nedenle yeme-içme konusunda helal-haram ölçülerini dikkate almak; çok yemek, israf ve gösteriş gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmak gerekir.
AHMET YAPICI



[1] Nahl suresi, 114. ayet.
[2] İbn Hacer, el-İsabe, C 3, s. 86.
[3] İbn Mace, Ticaret, 2.
[4] Buhari, Büyu, 23; Nesai, Büyu, 2.
[5] Müslim, Zekât, 65; Tirmizi, Tefsir, 3.
[6] Tirmizi, Zühd, 47; İbn Mace, Etime, 50.

DİKKAT! ÖLECEĞİZ…


Peygamber Efendimiz bir gün bir hasır üzerinde uyumuştu. Uyandığında hasırın izleri yanağına çıkmıştı. Bunu gören sahabeler:
- Ey Allah’ın Resulü! Senin için bir yatak temin etseydik de onun üzerinde uyusaydınız, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
- Ben dünyada bir ağacın altında gölgelenip sonra oradan ayrılıp giden bir yolcu gibiyim.[1]
    “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi, hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı haber verecektir.”[2] buyurur Allah Teâlâ. Hayatın diğer yüzünün ölüm olduğunu hatırlatır bize. Bu aynı zamanda dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise kalıcı olduğunu ifade eder. Peygamberimiz de yeryüzünün insan için bir konak, insanın da bu konakta bir yolcu olduğunu belirtir.
İnsan, dünyada Allah’ın verdiği nimetlerle hayatını sürdürür. Sonra konaklama süresi sona erer ve ölüm denen gerçekle bu dünyadan ayrılır. Hayat kadar gerçek olan ölüm her insanın karşılaşacağı mutlak hakikattir. Hayat da ölüm de insan içindir. Her ikisini de veren Allah Teâlâ’dır. Hâl böyle olunca insan ölümü hiç aklından çıkarmamalıdır. Ölüm gerçeğine iman eden, ona her an hazır olan bir insan hayatın anlam ve gayesini idrak etmiş demektir. Bu hakikati Erdem Bayazıt ne güzel ifade eder:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
Ölümü unutmak insanın gönlünü dünyaya kaptırmasına sebep olur. Kalbi dünya sevgisi ile doldurmak da kişiyi günah ve inkâr bataklığına sürükler. Çünkü insan dünya malına ve zevkine doymaz. Eğer arzu ve isteklerini, hırsını engellemezse bütün kaygısı dünya olur. Dünyaya gönül bağlayıp ölümü ve ahireti unutan kimse ise bir geyiğin peşinde koşan avcıya benzer. Avcı, peşinden gittikçe geyik uzaklaşır. Sonunda avcı takatsiz düşer, yorulur. İşte dünya hayatı da böyledir. Dünyanın geçici heveslerinin peşinde koşarak ahireti unutmak bizi manen yorar. Bu nedenle ölümü sıkça hatırlayıp ölüm ötesi hayata yatırım yapmak gerekir. Peygamberimiz bu hususu ne güzel ifade etmiştir: “Gerçekten zeki ve akıllı kişi, nefsinin kötü arzularına hâkim olup ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin her türlü arzu ve isteklerine uyarak hayatını devam ettirip, Allah’tan her şeyi isteyen kişidir.”[3]
Bir adam Hz. Peygambere, “Müminlerin hangisi daha faziletlidir?” diye sordu. Allah’ın Resulü “Ahlakı en iyi olanlardır” buyurdu. “Müminlerin hangisi daha akıllıdır?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v), “Ölümü en çok hatırlayanları, ölüme en iyi hazırlık yapanlarıdır. İşte akıllılar bunlardır”[4] buyurdu
ÖLÜMÜ ÇOKÇA HATIRLAMAK İÇİN;
- Ölümün de hayat gibi bir gerçek olduğuna inanmalı,
- Ölümün her an karşımıza çıkabileceğini unutmamalı,
- Cenaze namazlarına sık sık katılmalı,
- Kabir ziyaretlerini düzenli olarak yapmalı,
- Komşu, akraba ve tanıdıklarımıza taziye ziyaretlerini sık sık yapmalı,
- Her gün belirli bir süre ölüm tefekkürü yapmalı,
- Bize ölümü ve ahireti hatırlatacak dostlar ve arkadaşlarla oturup kalkmalı.
 Ölümü hatırlamak, insana dünya hayatının geçici zevk ve mutluluklarla kuşatılmış olduğunu öğretir. Her türlü lüks, refah, mutluluk ve zevkin ölüm karşısında bir hiç olduğunu ifade eder. En mutlu ve zevkli anlarda karşımıza çıkan ölüm tüm zevkleri ve mutlulukları bıçak gibi keser. Bu nedenle ölümle karşılaşan ya da ölümü hatırlayan insan derin düşüncelere dalar. Dünyanın zevk ve eğlencesinin adeta bir serap gibi olduğunu anlar. Ölüm ötesi hayata hazırlık yapmanın gereğini hisseder. Böylece Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır. İbadetlerine özen gösterir, haramlardan ve günahlardan uzak durur. Kul hakkı yemekten sakınır, kimseye kötülük yapmamaya çalışır. Kısaca nefsini kötülüklerden arındırır, iyiliklerle süsler. Nitekim bir kadın kalbinin katılığından şikâyet ettiği zaman Hz. Âişe ona şöyle cevap verdi:
Ölümü çokça hatırla, ölümü çokça hatırla! O zaman kalbin yumuşar, incelir.
 İslam toplumlarında ölümü en somut gösteren işaret mezarlıklardır. Şehrin orta yerinde bulunan mezarlıklar hayatla iç içedir ve insanlara her an ölümü hatırlatır. Bu nedenle Peygamberimiz “Kabirleri ziyaret edin. Zira kabir ziyareti size ölümü hatırlatır.”[5] buyurur.
Ölümü hatırlamak; her türlü kötülük, haksızlık ve günahlara karşı bir kalkandır. Bu nedenle insan ölümü hatırlamalı ve hatırlatmalıdır. Ölümlü dünyanın, ölümsüz ve ebedi ahiret hayatının inşa ve imar edildiği bir yer olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Ağızların tadını bozan ölümü çokça hatırlayınız.”
Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 26.



 Ahmet Yapıcı



[1] İbni Mace, Zühd, 3.
[2] Cuma suresi, 8. ayet.
[3] Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 25.
[4] İbn  Mâce, Zühd, 31.
[5] Nesai, Cenaiz, 101.