15 Ağustos 2014 Cuma

ŞİDDETLİ DİNDARLIK (!)

IŞİD ve TALİBAN örnekleri bize gösterdi ki Müslümanlar olarak şiddet ve kan üreten din anlayışıyla kendi içimizde ciddi biçimde yüzleşip hesaplaşmalıyız. Sözkonusu örgütlerin içinde ya da arkasında dış güçlerin olduğu fikri bu gerçeği değiştirmiyor maalesef. Sebepleri farklı ve tartışılabilir olmakla birlikte şiddet ve çatışma bu yüzyılda Müslümanların önemli bir sorunudur.

Her gün şahit olduğumuz kaba kuvvete dayalı barbarca alışkanlıklarla İslam kültürü arasındaki ayrımı netleştirmeli ve şiddet üreten din anlayışını sorgulayabilmeliyiz. Allah adına (!) asıp kesme imtiyazı hangi dinî anlayışın tezahürü ya da mirası olabilir? 
Kuran'ın evrensel yaklaşımında, Hz. Peygamberin örnek ahlakında yeri olmayan bu fanatizm ve gözü dönmüşlüğün hangi kaynaklardan beslendiğini ortaya çıkarıp bu anlayıştan ve onun getirdiği ağırlıklardan arınmamız gerekiyor.

Yeryüzünde Allah'ın sicil memuru (!) gibi davranıp kadın, çocuk ve yaşlı demeden farklı din ve mezhep mensuplarını katlederek âdeta bir vahşet sergileyenler İslam'ı değil, aslında kendi barbarlıklarını temsil ediyorlar. Bu cinayet ve kan davası asla İslam olamaz, bu vandallık İslam ile yanyana gelemez. Bu fanatizm, olsa olsa çölün zorlu şartlarında mecra bulan, cahil, zorba ve düşünemeyen akla, hissedemeyen bir kalbe sahip olan, eğitilmemiş zorba bedevilerin kültürüdür. 

Sevgi, saygı, merhamet, adalet, müsamaha, nezaket ve estetikten mahrum; kaba ve şekilci bu tutum ancak dinden uzak bir anlayışın eseri olabilir. 

Bu nedenle şiddet ve terör üreten bu yapıların her türlüsüyle bütün alanlarda "ama"sız mücadele edilmelidir. 

İslam terör dini olamaz. İman, cihad ve davet gibi ulvi kavramların barbarlarca kirletilmesine ve İslam'ın ona aç insanlar nazarında mahkum edilmesine izin verilmemelidir. 

İslam'ın ahlakî ve tasavvufî boyutu yok sayıldığı, ihmal edildiği zaman ortaya çıkacak olan irfansız, hoşgörüsüz ve sığ dindarlık anlayışı bu olsa gerek. 

Irak ve Suriye'de yaşananlar esasında hiçbirimizin kabul edemeyeceği birer cinayettir. Kendini dindar gören/ gösteren bu fitnenin zulmüne maruz kalan ve adı Yezidi, Nusayri, Alevi, Şii, Sünni kim olursa olsun herkes mazlumdur, mağdurdur ve insaf sahibi tüm insanların yardımına muhtaçtır. 
Bu cinayete davetiye çıkaran, meşruiyet sağlayan sözde dinî (!) anlayışlarla mücadele etmek imanı ve vicdanı olan herkesin ahlakî ve dinî sorumluluğu olmalıdır.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

ZULÜMLE ÂBÂD OLUNMAZ!

Peygamberi­miz, Yahudilerin yaşadığı Hayber'i fethettikten sonra onların Hay­ber mahsûlâtının yarı yarıya bölüştü­rülmesi şartıyla onların tek­rar yurtlarında kalmalarına müsaade etmişti. Bu nedenle Peygamberimiz hasat mevsiminde bir sahabeyi mahsülü bölüştürmek üzere göndermişti. Sahabe, mahsülü yarı yarıya ayırmış, son­­ra da onları istediğini almada serbest bırakmıştı. O günün şartlarında hakim otorite Müslümanlardı. Peygamberimizin tayin ettiği sahabe istediği şekilde paylaşımda bulunmak yerine seçimi onlara bırakmıştı. Bu durum karşısında Yahudiler şu sözleri söylemekten kendilerini alamadılar:
“Yer ve gök bu adalet sayesinde ayak­ta duruyor!” 

İslam hâkimiyeti altında barış, adalet ve huzuru yaşadı Yahudi topluluğu...
Kudüs'ü fethedince Yahudilere adalet ve barışla kapı açan Hz. Ömer, 
İspanya'da Hristiyan zulmünden kaçan Yahudilere kucak açıp huzurlu bir hayat sunan Osmanlı bu adalet geleneğini devam ettirdiler.
Hristiyan Avrupa'da Yahudilerin neler çektikleri, nasıl dışlandıkları bilinen bir gerçek.
Aynı Yahudiler tarih boyunca huzur ve barışı sadece İslam hakimiyeti altında gördüler. İslam hakimiyeti altında geçen yılları çıkınca Yahudilere kalan şey, sürgün, acı ve gözyaşıdır.
Ama gelin görün ki Allah'ın "İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın..." (Maide/82) hükmü hakikati bize gösteriyor. 
1948'den beri Filistin'de işgalci olan yahudiler asıl karakterlerini ortaya koyuyorlar. Sadece adalet ve vefa gördükleri bir topluluğa (Müslümanlar) karşı yürüttükleri bu soykırım ve kin ile aslında kendi geleceklerini karartıyorlar.
Hayat bugünle sınırlı değil. Tarih akmaya devam ediyor. Sanmayın ki ikiyüzlü kahpe dünya her zaman yahudilerin arkasında olacak. 
Yıkılmaz denilen ve sırtlarını dayadıkları nice büyük devletler yıkıldı gitti tarih sahnesinden. Sonra onları arar oldu yahudiler.
Sanmayın ki İslam ülkeleri sonsuza kadar bugünkü pısırık ve korkak kukla liderlerin yönetiminde kalacak...
Sanmayın ki İslam ülkeleri her sıkıntıda batıdan yardım bekleyecek acizlikte olacak...
Doğudan Moğol istilası, batıdan haçlı saldırıları arasında sıkışan 13. asır Müslüman coğrafyasını andırıyor bugünkü manzara....
Ama bir asır sonrası acıların sevince, gözyaşının mutluluğa dönüştüğü ve Müslümanların Bizans surları önüne geldiği bir yükselme süreci...
Elbet bu devran dönecek....
Yahudi kuklası uluslararası kuruluşlar ve yahudi medyası yerle yeksan olacak...
İşte o zaman İsrail, mazlumların tükürüğünde boğulacak...
İşte o zaman Filistin'de bugünkü yahudi terörünü kınamaktan bile aciz kalanlar, korkularını tarafsızlık diye izah edenler, zulmü görmezden gelenlerin başı öne eğilecek...
Zulme sessiz kalan, onu destekleyen yahudiler mi?
Sonrası onlar için yine acılarla dolu bir hayat... 
Ama hak edilen bir hayat.... 
Onlar, masum çocukları, bebekleri, kadınları öldürmeyi ibadet sayan alçakça tavırlarıyla sadece kan ve gözyaşı topluyorlar. 
Yahudiler bu nankör, vefasız ve insanlıktan uzak tavırlarıyla sadece "kin ve düşmanlık" ekiyorlar... 
Oysa, rüzgar eken fırtına biçer...
Ama gelin görün ki İslam; kin, düşmanlık, soykırım değil her zaman ADALET'in yanında durmamızı emrediyor. 
İsrail terörünü yürütenlerin, zalimlerin asla anlayamayacakları adaletin...
İşte farkımız bu...


22 Nisan 2014 Salı

KLAVYENİN AFETLERİ


İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin adlı eserinin 3. cildinde bir bölüme “Dilin Afetleri” adını vermiş. 

Gazali, bu bölümde dilin insan için önemine ve insanın başına açtığı belalara, tehlikelere dikkat çeker. 

Gazali, bu başlık altında dilin tam yirmi tehlikesinden bahseder. 

Biz bu yazımızda bunların hepsini saymayacağız. Maksadımız dilin insanın başına açabileceği belaların çokluğunu vurgulamaktır. 

Arzu edenler, daha geniş bilgi sahibi olmak amacıyla İhya’nın 3. cildinin 4. bölümünü okuyabilirler. 

Dilin insanı sürüklediği günahlardan bazıları; yalan söylemek, gıybet etmek, laf taşımak, dedikodu yapmak, iftira etmek, lakap takmak ve alay etmek, gereksiz konuşmak, bilmediği bir konuda ahkâm kesip hüküm vermek, sırrı ifşa etmek, yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlik yapmak, münakaşa etmek ve kötü söz söylemektir. Bu davranışlar hem kötü ahlakın bir yansımasıdır hem de bir Müslümanda asla bulunmaması gereken çirkin vasıflardır. 

Peygamberimizin “İnsanları yüzükoyun ve burunları yerde süründürerek cehenneme düşürecek olan şey dillerinden başkası değildir.” (Tirmizi, İman, 8.) hadisi dilin, insanın başına nasıl büyük belalar açabileceğini ifade eder. 

Bu nedenle Hz. Peygamber dilin afetlerinden sakınmayı, az konuşmayı, her zaman doğru, güzel ve iyi sözler söylemeyi, boş ve gereksiz konuşmalardan uzak durmayı tavsiye eder. 

Bilgisayar teknolojisi günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldi. Evlerimizi dolduran bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar artık neredeyse zorunlu ihtiyaçlarımızdan biri oldu. 

Kimi insanlarda bilgisayar ve telefon bağımlılığı klinik vaka haline dönüştü. Facebook ve twiter gibi sosyal medya kullanıcılarının sayısı milyonları buldu. 

Artık kimi insanlar, hayata sosyal medya üzerinden bakıyor ve âdeta sanal bir hayat yaşıyorlar. Sanal hayata kendini kaptıran birçok insan da gerçek hayattan kopuk bireyler haline dönüşüyor. 

İnternet teknolojisini üreten değil tüketen bir toplum olduğumuz için bunun kullanımıyla ilgili dinî, kültürel ve insanî ölçülerimizi henüz netleştirmiş değiliz maalesef. 

Çoğu insan gerçek hayatta uyduğu kurallara, ölçülere sosyal medyada uymuyor ne yazık ki! Oysa gerçek hayatta uymamız gereken İslamî ve ahlakî ölçüler sanal âlemde de aynen geçerlidir. 

Gıybet, iftira, yalan, sırrı ifşa etmek, başkasının yanlışını herkese duyurmak ve kötü söz söylemek günlük hayatta da sosyal medyada da yasaktır. 

İmam Gazali’nin İhya’da yazdığı Dilin Afetleri bölümünün yanına bugün bir de Klavyenin Afetleri diye bir bölümü yazmak gerekir herhalde. 

Zira sosyal medyanın çok yaygın kullanılması küçük-büyük herkesin bu sanal âlemde boy göstermesi önümüze ciddi bir problemi getirdi: 

Sosyal Medya Ahlakı…

Günümüz Müslümanı her alanda ve her zaman ahlaklı ve sorumlu davranmak zorunda olduğunu unutmamalıdır.

Sosyal medya ne yazık ki ahlakî ölçülerin hiçe sayıldığı, bilgi kirliliğinin, ithamların ve itibarsızlaştırmanın yoğun olarak yaşandığı bir ortamdır.

Bundan dolayı her Müslüman, İslamî sorumluluklarını bir kez daha hatırlamalı ve bunlara uymaya gayret etmelidir. 

İnternet ortamında yalan söylemek, yalan haber üretmek ve insanları bu yalanın peşinden sürüklemek yanlıştır. 

Sanal ortamda yayılan bir haberin, bir iftiranın doğruluğunu araştırmadan, haberi yayanların kim olduğuna, niyetlerinin ne olduğuna bakmadan ona inanmak ve o haberin yayılmasına aracı olmak hem ağır bir mesuliyettir hem de Müslüman ahlakına yakışmayan bir davranıştır. 

Bu hususta Kur’an-ı Kerim mealinden Nûr suresinin 11-20. ayetlerini, Hucurat suresinin ise 11 ve 12. ayetlerini okumak gerekir. Bu ayetler bizlere; her duyduğumuz şeye inanmamayı, onların doğruluğunu araştırmayı, başkalarının arkasından konuşmamayı, başkalarıyla alay etmemeyi ve Müslümanlar hakkında iyimser düşünmeyi telkin eder.

İnternet ve sosyal medya, bilgi ve fikir paylaşımına imkân sağlar. Ancak bunlar aynı zamanda bilgi ve fikir çöplüğünü de andırır. 
Bu nedenle sosyal medyadan öğrendiğimiz her bilgiye inanmak ve bunlardan yola çıkarak masum insanlar hakkında olumsuz yargılarda bulunmak ahlakî bir tavır değildir. 

Gerek gerçek hayatta ve gerekse sosyal medyada herhangi bir insanın kişiliği, namusu ve özel hayatı hakkında olumsuz paylaşımlarda bulunmak, onu rencide etmek veya ona hakaret etmek gibi davranışlar hem Allah’a isyandır hem de kul hakkıdır. 
Bu nedenle sosyal medya bizi esir almamalı, yönlendirmemeli ve hayatımıza hâkim olmamalıdır. 

Sosyal medya bizi günaha sevk eden ve günah bataklığına sürükleyen bir araç olmamalıdır. 
Başkalarının kişiliği, onuru, namusu ve iffetine zarar veren bir zulüm ve iftira vasıtası olmamalıdır. 
Vaktimizi öldüren, boş ve faydasız işlerle bizi meşgul eden, müstehcen sözlere ve görüntülere kapı aralamamalıdır. 

Sosyal medya kullanımı zaman israfına yol açmamalıdır. 
Gösterişin, kibrin ve azgınlığın paylaşıldığı bir yer değil, aksine her türlü hayır ve iyiliğin, ilmin ve eğitici bilgilerin paylaşıldığı, iletişimin sağlandığı bir platform olmalıdır. 
Ahmet YAPICI

2 Mart 2014 Pazar

KUR'AN VE MEAL OKUMA ÜZERİNE 1

Bugün ENSAR VAKFI'nda güzel bir söyleşilerinin ilki Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK hocanın katılımı ile gerçekleştirildi. Necdet Subaşı hocanın moderatörlüğündeki keyifli söyleşi, benim için çok verimli geçti. Dinleyicilerin de aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. ÖZTÜRK Hoca'yı dinleyince ilginç bir kişilikle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Duyduğum, kamuoyundan tanıdığım bir tefsir hocasında çok daha fazlasıyla karşılaştım. 

Kur'an'ı doğru anlayıp ondan günlük hayatta motive edici bir güç almak hem de mesleki formasyonumu zenginleştirmek amacıyla uzun zamandır Kur'an mealleri dünyasına dalmıştım.

Diyanet Vakfı Heyet mealinden başladım, Suat Yıldırım Hoca ve Elmalılı mealleriyle devam ettim. Ardından (ismindeki hadislere açıklamalı ifadesine inanıp aldığım ama hayal kırıklığına uğradığım) Marmara İlahiyat Vakfı'nın çıkardığı Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur'an Meali, Hasan Basri Çantay, Esed, Suat Yıldırım ve Mahmut Kısa meallerini koydum masama ve onları nüzul sırasına göre karşılaştırmalı olarak okumaya başladım. Bu mealleri; yazarlarının emeklerine, ilimlerine son derece saygı duymakla beraber;
-         Bir tefsirde hadislerin neden az kullanıldığına anlam veremediğim
-         Tasavvufî bakış açısından mahrum,
-          40-50-60 kelimelik cümleleriyle okumayı zorlaştıran,
-         Akademik diliyle bir doktora tezini andıran
-         Klasik ve modern tefsirlerin özet bir derlemesi niteliği taşıyan,
-         Çoğu netameli konuda doyurucu ve tatmin edici bilgi vermekten, bu konularda görüş beyan etmekten titizlikle uzak duran,
-         Ancak bütün bu yönlerine rağmen istifade ettiğim Kur'an Yolu Tefsiri eşliğinde okumaya başladım. 
Tabi bunların yanına SİYER, HADİS ve en son (Kur'an Yolu Tefsiri tecrübesinin tam aksine) Diyanet'in kuruluşundan beri (Elmalı tefsiri ve Tecrid-i Sarih dışında) yayınlanan en nitelikli, verimli kitaplardan biri olarak gördüğüm HADİSLERLE İSLAM kitabı okumasını da ihmal etmedim.  Bu sırada daha önce almak istediğim ancak baskısı kalmadığı için alamadığım Mustafa ÖZTÜRK'ün mealinin yeni baskısının yapıldığını öğrenince hemen onu da edindim. Öztürk hocanın tarihselci ve modernist bazı yaklaşımlara sahip olduğuna dair bir fikir kırıntısı vardı esasında zihnimde. Ama mealini okurken bu kırıntılar yok olmaya ve hocaya olan ilgim artmaya başlamıştı. 
İşte tam da böyle bir zamanda ENSAR Vakfı aracılığıyla ÖZTÜRK hocayı, hayat tecrübesini, insani yönünü, ilahiyat serüvenini, ilim aşkını ve en önemlisi Kur'an ile olan ilişkisini kendi ağzından dinledim. Konuştuklarını kısa kısa aktaracağım. 
Ama şunu belirteyim: 
Karşımda iyi bir insan, yetkin bir bilim adamı ve gönül dünyasından Kur'an'a bakan dertli ve sorumlu bir ahlakî kişilik vardı. 
Ne mi anlattı? 
Hocanın eleştiriler yönelttiği "Meal Müslümanlığı" na değinmeden önce kısa bir anekdotu hatırlatmak istiyorum. 
Yıllardır tanıdığım iki kişi... 
Biri, ömrü gayri İslamî yollarda geçmiş ve bir hoca vesilesiyle tövbe etmiş orta yaşlarda bir esnaf. Diğeri de 50 yaşlarında Kuran'a merak salan bir marangoz ustası. İkisinin de tövbesine vesile olan hoca ise hadislere itibar göstermeyen ve Kuran'ı tek kaynak olarak alan biri...
Durum böyle olunca bunlar, o gün eline Kuran'ı almış, başlamışlar meal okumaya ve hâlâ okuyorlar. Hadislerin çoğunluğunu uydurma ya da zayıf gördükleri için Hadis, sünnet, siret kitaplarıyla tanışıklıkları da yok. 
Bu kardeşlerin; akaid, fıkıh, İlmihal gibi temel dinî ilimlerle ilgili başvuru kaynağı da Kuran...
Böyle olunca bu arkadaşlara göre;
- Kader, imanın esaslarından biri değildir. 
- Tasavvuf şirktir.
- Gelenek, hurafe ve batıl inançlarla dolu olduğu için ona dayanmak ve onunla amel etmek "şirk"tir.
- Ölülere Kuran okunmaz.
- Türkiye'de cuma namazı kılınmaz.
- Kaza namazı diye bir namaz yoktur.
- Hadislerin çoğu zayıf ya da uydurmadır.
- "Allah bize kullanalım diye akıl vermiş, Kuran var ya onu okuyalım. Ebu Hanife de insan, biz de insanız."
Bu arkadaş ve onun gibi dini sadece Kuran mealinden öğrenmeye çalışanların görüşlerini göstermesi açısından bunlar yeterli herhalde.
Dini konularla ilgili bilgileri Kuran meali (tefsiri değil) ile sınırlı olduğu için dinî bir konuda fikir beyan ederken Kuran'ı merkeze alır ve her şeyi rahatlıkla söylerler. Böyle olunca yıllarını İslamî ilimlere vermiş ulemayı da rahatlıkla eleştirir hatta yerden yere vururlar. 
Bu arkadaşlar adam gibi bir kelam, akaid, sünnet, hadis, İlmihal ve bu ilimlerle ilgili usûl kitabı okumamışlardır. Ancak konuştukları zaman (pervasızca) hüküm verme ve eleştirme hususunda geniş bir cesarete ve yetkinliğe (!) sahipler. 
Mustafa ÖZTÜRK hocanın bir meal yazarı olarak en çok dert yandığı ve "tinerci, ballici grubu" olarak adlandırdığı ve "Meal Müslümanlığı" dedigi bu yaklaşım günümüzde ciddi oranda rağbet görmekte. Dün Ensar Vakfı'ndaki konuşmasında bu konu üzerinde önemle durdu.
Hoca, dinî ilimleri okumanın, öğrenmenin gayretine, emeğine ve bu emeğin zorluklarına, sıkıntılarına katlanmak istemeyen ama kısayoldan dini öğrendiğini düşünen kolaycı bir anlayış olarak değerlendirdi bu düşünceyi.
Mustafa Hoca; “İslam âlimleri, ilimlerin merkezine Kuran'ı koymuşlar ancak usul ilimleri, akaid, kelam, fıkıh ve hadis gibi ilimleri okuttuktan sonra en sona, zirveye tefsiri koymuş ve onu okutmuşlardır.' dedi.  Çünkü bir ayetin iniş sebebini, indiği ortamı, onun ilk muhataplarının (Peygamberimiz ve sahabe) o ayeti nasıl anladıklarını ve nasıl uyguladıklarını bilmeden, bir ayetten nasıl hüküm çıkarılacağına vakıf olmadan, ayetin dil özelliklerinden ve âlimlerin onu açıklamasından haberdar olmadan meal okuyarak dini öğrenmenin yanlış bir yol olduğunu belirtti. 
Mustafa Hoca, Müslümanların dini öğrenmesi ve yaşaması açısından Kuran'ın rehberliği mi önceliklidir yoksa Peygamberin sünneti mi önceliklidir? diye sordu ve "Peygamberin sünneti" cevabını verdi. 
“Bunu 'modernist, tarihselci' olarak bilinen Mustafa ÖZTÜRK olarak ben söylüyorum." ifadesini de ekleyerek. 

02.03.2014

14 Şubat 2014 Cuma

BİR AVUÇ SUYA NE DERSİNİZ?

Dünyada başarılı olmak, hedefe bir an önce ulaşmak, sıkıntı ve zorluklarla mücadele etmekten kaçmak için eğilip bükülmek, İslam adına tavizler vermek doğru değildir. Amaç Müslümanca yaşamak ve İslam’ın tüm insanlığa ulaşması için çalışıp gayret sarfetmektir. 
Sorumluluğumuz başarılı sonucu almak değil vazifemizi hakkıyla yerine getirmektir. Bunun için âlimlerimiz yazdıkları eserlerin başında “Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır” derler. 
Gayret’i bırakıp Tevfik’e odaklananlar kısa sürede yoruluyor ve savruluyorlar maalesef…
Bütün inananlar gibi Hz. Peygamber de çok sıkıntılar çekti. Babasını görmedi, annesini 6 yaşında kaybetti, evlatlarını kendi eliyle toprağa koydu, memleketinde aşağılandı, yurdundan kovuldu, Medine’de rahat yüzü görmedi. Ama tüm bu sıkıntılara göğüs gerdi, sabırla mücadele etti. Vazgeçmedi. Onun vazgeçmesini, zaaf göstermesini, eğilip bükülmesini engelleyen şey nedir?

12 Şubat 2014 Çarşamba

LİDERLERE BAĞLILIĞIN ÖLÇÜSÜ

Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah'tan vahiy alan bir resul olmasına rağmen pek çok olayda sahabelere danışmış, hiçbir sahabenin fikrini küçümsememiş, onları dikkate almış ve çoğu zaman da kendi görüşünün aleyhinde bile olsa istişare sonucunda çıkan karara uymuştur. Birçok hadiste de istişare etmeyi tavsiye etmiştir. Bu nedenle hiçbir İslami grup, kuruluş veya cemaat istişareyi terk edemez. 
Hiçbir lider kendini yeterli görüp başkalarının görüş, öneri veya eleştirilerine kapalı olamaz. Bu hususta kendini imtiyazlı gören bir lider Hz. Muhammed (a.s)'yi yeterince ve doğru olarak tanıyamamış demektir. Müslümanlar, Peygamberimizin bu sünnetini hizmetlerinin ilk prensibi yapmalıdır.
Sahabeler, Peygamberimizin bir kararı karşısında eğer kendileri farklı düşünüyorlarsa önce Peygamberimize bu fikrin Allah'ın emri mi yoksa kendi kanaati mi olduğunu sorarlardı. Eğer bu, Allah'ın emri ise tereddütsüz iman eder ve ona uyarlardı. Eğer Peygamberimizin kişisel bir kanaati ise bu husustaki görüşlerini usul ve edep dairesi içinde ifade ederlerdi.