22 Ağustos 2015 Cumartesi

BİR LOKMADAN BİR SOFRAYA

Müslümanın söz ve davranışlarını çevreleyen sınır, Allah’ın koyduğu kurallardır, yani helal ve haramlardır. O, hiçbir sınır tanımadan keyfine göre yaşayan, canının her istediğini yapan biri değildir, olamaz. Zira Müslüman, Allah’ın emirlerine teslim olmuş kimsedir. Dolayısıyla bir Müslümanın hayatındaki temel ölçülerden biri de yiyip içtiklerinde helal-haram çizgisine uymaktır. Bu husustaki ölçüyü Allah Teâlâ şöyle ifade buyurur: “Allah’ın size verdiği rızıktan helâl ve temiz olarak yeyin, eğer (gerçekten) yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız, onun nimetine şükredin.”[1]
Helal rızık, bir Müslümanın hayattaki en ulvi gayelerinden biridir. Her Müslüman rızkını helal yoldan kazanmak ve ailesine helal lokma yedirmek için gayret eder. Helal lokma için emek harcar ve alın teri döker. İslam’a göre en kutsal işlerden biri de bu gaye uğrunda çalışmak ve alın teri dökmektir. Şu olay Sevgili Peygamberimizin bu konudaki hassasiyetini gösteren örneklerden sadece biridir: Allah Resulü (s.a.v.) bir gün mescitte Sad bin Muaz’la karşılaşmıştı. Onunla tokalaşınca ellerinin nasırlı olduğunu gördü. Ona bunun nedenini sorunca Sad bin Muaz (r.a.):
-  Ailemin rızkını kazanmak için çalışıyorum, ellerim onun için nasır bağladı, Ya Resulallah, dedi.  Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz, Sad’ın nasırlı ellerini ashabına göstererek şöyle buyurdu:
- İşte bu eller Allah’ın sevdiği ellerdir.[2]
Helal rızık, sadece kasaptan et alırken İslamî usullere göre kesilip kesilmediğine bakmaya indirgenmeyecek kadar geniş ve ağır bir sorumluluktur. Kasaptan et alırken gösterilen bu hassasiyet, işimizi hakkıyla yapma ve kamu hakkından uzak durma konusunda da gösterilmelidir.
Hayatta bazen ekonomik sıkıntıya düşer ve ihtiyaçlarımızı karşılamakta zorlanırız.  Kendimizin, eş ve çocuklarımızın isteklerini karşılayamayız. Bununla birlikte bazen kolayca para kazanabileceğimiz ama meşru olmayan kazanç fırsatları önümüze çıkabilir. Bu tür zorluklar, engeller veya cazibeler bizi asla helal rızık gayesinden uzaklaştırmamalıdır. Nitekim Peygamberimiz bu konuda Müslümanları şöyle uyarır: “Ey İnsanlar! Allah’tan hakkiyle sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı geç de olsa elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan hakkıyla sakının ve rızkınızı güzel (helal) yoldan isteyin. Helal olanı alın, haram olanı terk edin.”[3]
Müslüman, Allah’ın tüm varlıkların rızkını yarattığına (er-Rezzak)  iman eder. Allah’ın helal kazanç emrine de teslim olur. Bununla birlikte maalesef günümüzde çoğu Müslüman, helal rızık konusunu sadece İslamî usullerde kesilen ete indirgemiştir. Kasaptan et alırken gösterilen bu hassasiyet maalesef iş ve meslek ahlakı konusunda çoğu zaman gösterilmez. Daha çok kazanma hırsıyla faizli sistemin tüm imkânlarını sınırsızca kullanma hususunda gösterilmez. Aynı hassasiyet herhangi bir kamu kurumundan elde edilecek menfaat için türlü şekillerde isimlendirilerek verilen rüşvet hakkında gösterilmez. Oysa Müslümanlar olarak bizler hayatımızın her alanında helal rızık için çalışmakla sorumluyuz. İktisadi ve sosyal hayatta helal-haram çizgilerini fütursuzca çiğneyerek, haramlara kılıf uydurarak Allah’a yönelmek ve onun rızasını istemek ne kadar samimi bir tavırdır? Günümüzün manzarası Peygamberimizin tasvir ettiği şu gerçeğe ne kadar uygun düşmektedir: “Öyle bir zaman gelecek ki, kişi malını helalden mi yoksa haramdan mı elde ettiğine bakmayacaktır.”[4] “Allah için uzun bir yolculuğa çıkan bir kimse saçları darmadağınık, toza toprağa bulanmış bir vaziyette ellerini semaya açarak ‘Ya Rabbi, Ya Rabbi!’ diye dua ediyordu. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram… Haramla beslenen böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?”[5]  
 Az yemek, az konuşmak, az uyumak ve az gülmek İslam geleneğinde nefsi terbiye etmenin yöntemlerinden biri kabul edilir. Buradaki “az” ifadesinin ölçülü anlamında olduğuna ayrıca dikkat çekelim. Az yemek insanı sağlıklı ve zinde tutan bir alışkanlıktır. Peygamberimizin günde iki öğün yiyerek sağlıklı ve zinde bir hayat sürdüğünü biliyoruz. Onun şu tavsiyesi yeme içme hususunda bize ideal ölçüyü göstermektedir: “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.”[6]
Günümüz toplumu neredeyse bir tüketim ve gösteriş toplumu hâline geldi.
Artık AVM’lerde ve fast food restoranlarında sınırsızca yiyip içiyor ve bunları facebook, twiter gibi sosyal medya ortamlarında fütursuzca teşhir ediyoruz.
Oysa bütün bunların İslamî adaba uyup uymadığı, bir Müslümanın her zaman aklında olması gereken önemli bir sorudur.
Çok yemek ve yediklerimizle gösteriş yapmada yarışmak..?
 Çok yemek insana zararlı bir alışkanlıktır. Çok yemek aşırı kilo almaya neden olur ve insan sağlığına zarar verir. Büyük İslam âlimi İbn-i Sina, bütün hastalıkların yenilen ve içilen şeylerden ileri geldiğini ifade eder. “İnsanoğlu yediklerini dörtte biri ile yaşar. Kalan dörtte üçü ile de doktoru geçindirir.” sözü bu açıdan ne kadar da anlamlıdır. Bu nedenle çok yemek yerine ölçülü yemek, sağlıklı, helal ve temiz gıdalarla beslenmek gerekir.
“Mide dolunca fikir uyur, hikmet ölür ve azalar durur.”
 Lokman Hekim
Çok yemek aynı zamanda aşırı kilo almaya ve vücudun ağırlaşmasına neden olur. Bu da çok uyumaya ve ibadetler hususunda gevşek davranmaya ve tembelliğe yol açar. Günde en az üç öğün yemek yiyen ve yediği zaman da tıka basa midesini dolduran günümüz insanının en önemli sorunlarından biri de aşırı kiloları vermek için ayrıca zaman, enerji ve para harcaması değil midir? Bu kısır döngü içinde yaşayan günümüz insanı maalesef diyetisyen kapılarına, aerobik salonlarına ve rejim listelerine mahkûm olmuş durumdadır. Oysa dengeli beslenmek sağlıklı bir hayatın en önemli şartlarından biridir.
Çok yemek insan nefsini azdırır ve haramlara sevk eder. Çok yemek insan nefsine doping etkisi yapar. Azgın bir atı zapt etmek ne kadar zorsa çok yiyen bir nefsi de kontrol altına almak o kadar zordur. Doymuş bir nefis başka lezzetler ve şehvetler peşinde koşar. Bu nedenle nefsi terbiye etmenin, onu dizginlemenin yolu açlıktır. Açlıkta arzular kırılır, nefsimiz uysallaşır ve azgınlığı ortadan kalkar. Bu yüzdendir ki Hz. Peygamber (a.s.) evlenemeyen gençlere oruç tutmayı tavsiye etmiştir.  
Çok yemek insanın nefsine dur diyemeyişinin bir sonucudur. Canının her istediği yiyeceği yiyen, yiyip içtikleriyle lüks ve gösteriş peşinde koşan müsrif bir Müslüman, fakirliği ve açlığı anlayamaz. Nefsini terbiye edemez. İbadetlerinden tat alamaz. Böylesi bir yaşam tarzı İslam ahlakına uymaz. Bu nedenle yeme-içme konusunda helal-haram ölçülerini dikkate almak; çok yemek, israf ve gösteriş gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmak gerekir.
AHMET YAPICI



[1] Nahl suresi, 114. ayet.
[2] İbn Hacer, el-İsabe, C 3, s. 86.
[3] İbn Mace, Ticaret, 2.
[4] Buhari, Büyu, 23; Nesai, Büyu, 2.
[5] Müslim, Zekât, 65; Tirmizi, Tefsir, 3.
[6] Tirmizi, Zühd, 47; İbn Mace, Etime, 50.

DİKKAT! ÖLECEĞİZ…


Peygamber Efendimiz bir gün bir hasır üzerinde uyumuştu. Uyandığında hasırın izleri yanağına çıkmıştı. Bunu gören sahabeler:
- Ey Allah’ın Resulü! Senin için bir yatak temin etseydik de onun üzerinde uyusaydınız, dediler.
Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu:
- Ben dünyada bir ağacın altında gölgelenip sonra oradan ayrılıp giden bir yolcu gibiyim.[1]
    “De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi, hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı haber verecektir.”[2] buyurur Allah Teâlâ. Hayatın diğer yüzünün ölüm olduğunu hatırlatır bize. Bu aynı zamanda dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise kalıcı olduğunu ifade eder. Peygamberimiz de yeryüzünün insan için bir konak, insanın da bu konakta bir yolcu olduğunu belirtir.
İnsan, dünyada Allah’ın verdiği nimetlerle hayatını sürdürür. Sonra konaklama süresi sona erer ve ölüm denen gerçekle bu dünyadan ayrılır. Hayat kadar gerçek olan ölüm her insanın karşılaşacağı mutlak hakikattir. Hayat da ölüm de insan içindir. Her ikisini de veren Allah Teâlâ’dır. Hâl böyle olunca insan ölümü hiç aklından çıkarmamalıdır. Ölüm gerçeğine iman eden, ona her an hazır olan bir insan hayatın anlam ve gayesini idrak etmiş demektir. Bu hakikati Erdem Bayazıt ne güzel ifade eder:
Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm
Ölümü unutmak insanın gönlünü dünyaya kaptırmasına sebep olur. Kalbi dünya sevgisi ile doldurmak da kişiyi günah ve inkâr bataklığına sürükler. Çünkü insan dünya malına ve zevkine doymaz. Eğer arzu ve isteklerini, hırsını engellemezse bütün kaygısı dünya olur. Dünyaya gönül bağlayıp ölümü ve ahireti unutan kimse ise bir geyiğin peşinde koşan avcıya benzer. Avcı, peşinden gittikçe geyik uzaklaşır. Sonunda avcı takatsiz düşer, yorulur. İşte dünya hayatı da böyledir. Dünyanın geçici heveslerinin peşinde koşarak ahireti unutmak bizi manen yorar. Bu nedenle ölümü sıkça hatırlayıp ölüm ötesi hayata yatırım yapmak gerekir. Peygamberimiz bu hususu ne güzel ifade etmiştir: “Gerçekten zeki ve akıllı kişi, nefsinin kötü arzularına hâkim olup ölümden sonrası için çalışandır. Aciz kişi ise nefsinin her türlü arzu ve isteklerine uyarak hayatını devam ettirip, Allah’tan her şeyi isteyen kişidir.”[3]
Bir adam Hz. Peygambere, “Müminlerin hangisi daha faziletlidir?” diye sordu. Allah’ın Resulü “Ahlakı en iyi olanlardır” buyurdu. “Müminlerin hangisi daha akıllıdır?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a.v), “Ölümü en çok hatırlayanları, ölüme en iyi hazırlık yapanlarıdır. İşte akıllılar bunlardır”[4] buyurdu
ÖLÜMÜ ÇOKÇA HATIRLAMAK İÇİN;
- Ölümün de hayat gibi bir gerçek olduğuna inanmalı,
- Ölümün her an karşımıza çıkabileceğini unutmamalı,
- Cenaze namazlarına sık sık katılmalı,
- Kabir ziyaretlerini düzenli olarak yapmalı,
- Komşu, akraba ve tanıdıklarımıza taziye ziyaretlerini sık sık yapmalı,
- Her gün belirli bir süre ölüm tefekkürü yapmalı,
- Bize ölümü ve ahireti hatırlatacak dostlar ve arkadaşlarla oturup kalkmalı.
 Ölümü hatırlamak, insana dünya hayatının geçici zevk ve mutluluklarla kuşatılmış olduğunu öğretir. Her türlü lüks, refah, mutluluk ve zevkin ölüm karşısında bir hiç olduğunu ifade eder. En mutlu ve zevkli anlarda karşımıza çıkan ölüm tüm zevkleri ve mutlulukları bıçak gibi keser. Bu nedenle ölümle karşılaşan ya da ölümü hatırlayan insan derin düşüncelere dalar. Dünyanın zevk ve eğlencesinin adeta bir serap gibi olduğunu anlar. Ölüm ötesi hayata hazırlık yapmanın gereğini hisseder. Böylece Allah’a ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışır. İbadetlerine özen gösterir, haramlardan ve günahlardan uzak durur. Kul hakkı yemekten sakınır, kimseye kötülük yapmamaya çalışır. Kısaca nefsini kötülüklerden arındırır, iyiliklerle süsler. Nitekim bir kadın kalbinin katılığından şikâyet ettiği zaman Hz. Âişe ona şöyle cevap verdi:
Ölümü çokça hatırla, ölümü çokça hatırla! O zaman kalbin yumuşar, incelir.
 İslam toplumlarında ölümü en somut gösteren işaret mezarlıklardır. Şehrin orta yerinde bulunan mezarlıklar hayatla iç içedir ve insanlara her an ölümü hatırlatır. Bu nedenle Peygamberimiz “Kabirleri ziyaret edin. Zira kabir ziyareti size ölümü hatırlatır.”[5] buyurur.
Ölümü hatırlamak; her türlü kötülük, haksızlık ve günahlara karşı bir kalkandır. Bu nedenle insan ölümü hatırlamalı ve hatırlatmalıdır. Ölümlü dünyanın, ölümsüz ve ebedi ahiret hayatının inşa ve imar edildiği bir yer olduğunu aklından çıkarmamalıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Ağızların tadını bozan ölümü çokça hatırlayınız.”
Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 26.



 Ahmet Yapıcı



[1] İbni Mace, Zühd, 3.
[2] Cuma suresi, 8. ayet.
[3] Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyâme, 25.
[4] İbn  Mâce, Zühd, 31.
[5] Nesai, Cenaiz, 101.

25 Ocak 2015 Pazar

GÖÇTÜ KERVAN, KALDIK DAĞLAR BAŞINDA


Elimize güncel bir Dünya haritası alalım ve inceleyelim. Bu inceleme sonunda ulaşacağımız sonuçlar muhtemelen şunlardır:
- Balkanlar’da Müslüman nüfusun yaşadığı Bosna, Arnavutluk ve Kosova gibi bölgeler; Türkiye’nin doğusu ve güneyinde yer alan Suriye, Irak, Mısır, Lübnan ve Filistin; Orta Asya’da Azerbaycan, Çeçenistan; Doğu’da Afganistan, Pakistan ve Keşmir; Afrika kıtasının büyük bir çoğunluğu siyasi yönden dünyanın en sorunlu bölgeleridir.
- Ekonomik yönden dünya ortalamasının altında kalarak açlık ve fakirlik çeken bölgeler de yine yukarıda saydığımız coğrafyalarda yer almaktadır.
- Can ve mal güvenliğinin olmadığı, iç barışın bozulduğu ve her gün onlarca insanın kanının aktığı yerler de aynı coğrafyada yer almaktadır.
- Eğitim ve kültür yönünden de en zayıf halklar bu coğrafyada yaşamaktadır.
- Yukarıda saydığımız bölgeler tarih boyunca ve günümüzde Müslümanların çoğunlukla yaşadığı coğrafyadır.
 İslam coğrafyası dediğimiz bu bölgelerde dikkat çeken bir diğer özellik ise ülkelerin milliyetçilik esasına göre kurulmuş olması ve bu ülkelerde yaşanan etnik ve mezhepsel çatışmalardır. Oysa tarih tünelinde biraz geriye gittiğimiz zaman bu bölgelerin çoğunlukla İslam hâkimiyetinde olduğu, Müslümanlar arasında biz duygusunun güçlü olduğu ve en önemlisi siyasi istikrarın hakim olduğunu görürüz.
Bu manzaraya ne oldu da huzur, yerini tedirginliğe, barış savaşa, adalet haksızlığa, kardeşlik düşmanlığa bıraktı? Elbette bu soruya verilecek birbirinden farklı birçok cevap vardır. Biz bu yazımızda içine düştüğümüz durumun sadece bir yönüne dikkat çekeceğiz. O da Müslümanların bugün içine düştüğü acı durumun nedenlerinden birinin ümmet bilincinin çok ciddi oranda zayıflamış olmasıdır.
 Yüce kitabımız Kur’an, bütün Müslümanları ümmet olarak tanımlar.[1]  Hz. Peygamberin hadislerine göre de inananlar tek bir vücut gibidir. Birlikte düşünen, birlikte hisseden ve birlikte hareket eden bir vücut… Vücudun her biri farklı özelliğe ve işleve sahip çok farklı organları vardır. Ancak bu farklı özelliklere rağmen onların her biri bir bütünün parçasıdır. Aynı gaye ve eylem birliği içinde hareket eder.
Dili, rengi, memleketi ve mezhebi farklı olan tüm Müslümanlar tıpkı vücudun azaları gibi aynı duygu, düşünce ve eylem birlikteliğine sahiptir. Bu birlik şuuru Arap ile Türk’ü, Laz ile Kürdü, Çinli ile Hintliyi kardeş yapar. Bu şuur sayesinde Hindistan’da okunan bir ezanın oluşturduğu manevi iklimi Kafkasların en ücra köşesinde bulmak mümkündür. Güney Afrikalı bir Müslümanın selamı Kuzey Amerikalı bir Müslümanın gönlünde kardeşlik tohumlarını yeşertir. Ümmet bilincine sahip Edirneli bir Müslüman aynı zamanda Kudüs’ü de öz vatanı olarak görür. Tıpkı Kabil’de yaşayan bir Müslümanın Halep’i; Buhara’da yaşayan bir Müslümanın Cezayir’i; Saraybosna’da yaşayan bir Müslümanın Bağdat’ı ve Medine’de yaşayan bir Müslümanın Darfur’u kendi vatanı olarak gördüğü gibi. Bu bilinç sayesindedir ki Kamboçya’da yaşayan bir Müslümanın uğradığı zulüm ve döktüğü gözyaşı Marakeş’te yaşayan bir Müslümanın gönül dünyasında deprem etkisi yapar. İskoçya’da yaşayan bir müminin acısı Melbourne’de yaşayan bir müminin yüreğini sızlatır. Filipinler’de yetim kalan bir çocuğun gözyaşı, Anadolu’da yaşayan bir Müslümanı rahatsız eder, yüreğini sızlatır. Ümmet olmak, kardeş olmak bu hissiyatı taşımak ve tıpkı bir vücut gibi nefes alıp vermektir. İslam ümmetini tarihte güçlü kılan şey, işte bu ümmet bilincidir.
 Müslümanları güçlü ve diri kılan ümmet bilincinin kaybolmasının nedenlerinden biri kardeşliğimizi yerle bir eden asabiyet ve mezhep taassubudur. Oysa İslam; ilk günden beri bütün insanları Hz. Âdem’in çocukları olarak ilan etmiş ve hepsini eşit saymıştır. İslam; insanlar arasındaki soy, ırk, dil ve renk gibi her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmıştır. İslam’a göre hür ile köle, zengin ile fakir, siyah ile beyaz, kadın ile erkek, işçi ile işveren, yöneten ile yönetilen insan olmak bakımından eşit ve kardeştir. Hiç kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ırk, dil, ten rengi ve coğrafyada değil, her an Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımada yani takvadadır.
İslam’ın getirdiği birleştirici ilke ve ölçülere rağmen Müslümanların arasına bir virüs gibi giren ırkçılık, kavmiyetçilik, kendi milletini ve ülkesini üstün görme hastalığı İslam ümmeti arasında büyük yaralar açtı. Her bir millet, emperyalistlerin masa başında çizdiği haritalarla ulus devletler oluşturdu. Eğitim sisteminden dinî hayata, kültürel hayattan sanata kadar her alanda ümmet fikri yerine ulusçu fikirlerle oluşturulan politikalar benimsendi. Böylece güçlü ve diri İslam ümmeti parçalara bölündü.  Osmanlı Devleti’nin dağılmasıyla birlikte İslam ümmeti darmadağın oldu. Küçüldükçe gücünü kaybetti, zayıfladı ve sömürgeci güçlerin çirkin oyunlarının oyuncağı oldu. İslam davası yerini ulus devlet ve batılılaşma davasına bıraktı. Bugün Keşmirli Müslümanların yaşadığı dram, Doğu Türkistanlı Müslümanların çektiği eziyet ve Filistinli müminlerin trajedisi, kaybedilen ümmet bilincinin acı faturalarından bazılarıdır.
İslam dünyasının içine düştüğü siyasi, kültürel, ekonomik ve askeri çöküşün ana nedenlerinden biri Müslümanların kendi kimliklerinden uzaklaşmaları ve tefrikaya düşmeleridir. Ancak bunun yanında Batılı güçlerin sömürgeci, bölücü ve kışkırtıcı politikaları görmezden gelinemez. Bu nedenle parça parça olmuş, zayıflamış, söz ve eylem birliği yapmaktan aciz Müslümanların ümmet bilincini diriltmeleri öncelikli hedefimiz olmalıdır. Yeryüzünün her karışında bulunan Müslümanı kardeş bilip onun acısını yüreğimizde hissetmedikçe yeniden kutlu diriliş ateşini yakamayız. Bu bilinç oluşmadığı müddetçe de yeryüzünde Müslümanların çektiği sefalet ve haksızlığa dur denilemez. Yeryüzünde hak ve adaletin hâkim olması, huzur ve barışın gelmesi Müslümanların bir ve güçlü olmasına bağlıdır. Bu nedenle her bir Müslüman kendi küçük dünyasına hapsolmak ve küçük hesaplar peşinde koşmak yerine bu kutlu ideali yüreğinde hissetmeli ve bu ideal çerçevesinde yaşamalıdır.
Ahmet YAPICI


[1] Bakara suresi, 143. ayet.

15 Ağustos 2014 Cuma

ŞİDDETLİ DİNDARLIK (!)

IŞİD ve TALİBAN örnekleri bize gösterdi ki Müslümanlar olarak şiddet ve kan üreten din anlayışıyla kendi içimizde ciddi biçimde yüzleşip hesaplaşmalıyız. Sözkonusu örgütlerin içinde ya da arkasında dış güçlerin olduğu fikri bu gerçeği değiştirmiyor maalesef. Sebepleri farklı ve tartışılabilir olmakla birlikte şiddet ve çatışma bu yüzyılda Müslümanların önemli bir sorunudur.

Her gün şahit olduğumuz kaba kuvvete dayalı barbarca alışkanlıklarla İslam kültürü arasındaki ayrımı netleştirmeli ve şiddet üreten din anlayışını sorgulayabilmeliyiz. Allah adına (!) asıp kesme imtiyazı hangi dinî anlayışın tezahürü ya da mirası olabilir? 
Kuran'ın evrensel yaklaşımında, Hz. Peygamberin örnek ahlakında yeri olmayan bu fanatizm ve gözü dönmüşlüğün hangi kaynaklardan beslendiğini ortaya çıkarıp bu anlayıştan ve onun getirdiği ağırlıklardan arınmamız gerekiyor.

Yeryüzünde Allah'ın sicil memuru (!) gibi davranıp kadın, çocuk ve yaşlı demeden farklı din ve mezhep mensuplarını katlederek âdeta bir vahşet sergileyenler İslam'ı değil, aslında kendi barbarlıklarını temsil ediyorlar. Bu cinayet ve kan davası asla İslam olamaz, bu vandallık İslam ile yanyana gelemez. Bu fanatizm, olsa olsa çölün zorlu şartlarında mecra bulan, cahil, zorba ve düşünemeyen akla, hissedemeyen bir kalbe sahip olan, eğitilmemiş zorba bedevilerin kültürüdür. 

Sevgi, saygı, merhamet, adalet, müsamaha, nezaket ve estetikten mahrum; kaba ve şekilci bu tutum ancak dinden uzak bir anlayışın eseri olabilir. 

Bu nedenle şiddet ve terör üreten bu yapıların her türlüsüyle bütün alanlarda "ama"sız mücadele edilmelidir. 

İslam terör dini olamaz. İman, cihad ve davet gibi ulvi kavramların barbarlarca kirletilmesine ve İslam'ın ona aç insanlar nazarında mahkum edilmesine izin verilmemelidir. 

İslam'ın ahlakî ve tasavvufî boyutu yok sayıldığı, ihmal edildiği zaman ortaya çıkacak olan irfansız, hoşgörüsüz ve sığ dindarlık anlayışı bu olsa gerek. 

Irak ve Suriye'de yaşananlar esasında hiçbirimizin kabul edemeyeceği birer cinayettir. Kendini dindar gören/ gösteren bu fitnenin zulmüne maruz kalan ve adı Yezidi, Nusayri, Alevi, Şii, Sünni kim olursa olsun herkes mazlumdur, mağdurdur ve insaf sahibi tüm insanların yardımına muhtaçtır. 
Bu cinayete davetiye çıkaran, meşruiyet sağlayan sözde dinî (!) anlayışlarla mücadele etmek imanı ve vicdanı olan herkesin ahlakî ve dinî sorumluluğu olmalıdır.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

ZULÜMLE ÂBÂD OLUNMAZ!

Peygamberi­miz, Yahudilerin yaşadığı Hayber'i fethettikten sonra onların Hay­ber mahsûlâtının yarı yarıya bölüştü­rülmesi şartıyla onların tek­rar yurtlarında kalmalarına müsaade etmişti. Bu nedenle Peygamberimiz hasat mevsiminde bir sahabeyi mahsülü bölüştürmek üzere göndermişti. Sahabe, mahsülü yarı yarıya ayırmış, son­­ra da onları istediğini almada serbest bırakmıştı. O günün şartlarında hakim otorite Müslümanlardı. Peygamberimizin tayin ettiği sahabe istediği şekilde paylaşımda bulunmak yerine seçimi onlara bırakmıştı. Bu durum karşısında Yahudiler şu sözleri söylemekten kendilerini alamadılar:
“Yer ve gök bu adalet sayesinde ayak­ta duruyor!” 

İslam hâkimiyeti altında barış, adalet ve huzuru yaşadı Yahudi topluluğu...
Kudüs'ü fethedince Yahudilere adalet ve barışla kapı açan Hz. Ömer, 
İspanya'da Hristiyan zulmünden kaçan Yahudilere kucak açıp huzurlu bir hayat sunan Osmanlı bu adalet geleneğini devam ettirdiler.
Hristiyan Avrupa'da Yahudilerin neler çektikleri, nasıl dışlandıkları bilinen bir gerçek.
Aynı Yahudiler tarih boyunca huzur ve barışı sadece İslam hakimiyeti altında gördüler. İslam hakimiyeti altında geçen yılları çıkınca Yahudilere kalan şey, sürgün, acı ve gözyaşıdır.
Ama gelin görün ki Allah'ın "İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın..." (Maide/82) hükmü hakikati bize gösteriyor. 
1948'den beri Filistin'de işgalci olan yahudiler asıl karakterlerini ortaya koyuyorlar. Sadece adalet ve vefa gördükleri bir topluluğa (Müslümanlar) karşı yürüttükleri bu soykırım ve kin ile aslında kendi geleceklerini karartıyorlar.
Hayat bugünle sınırlı değil. Tarih akmaya devam ediyor. Sanmayın ki ikiyüzlü kahpe dünya her zaman yahudilerin arkasında olacak. 
Yıkılmaz denilen ve sırtlarını dayadıkları nice büyük devletler yıkıldı gitti tarih sahnesinden. Sonra onları arar oldu yahudiler.
Sanmayın ki İslam ülkeleri sonsuza kadar bugünkü pısırık ve korkak kukla liderlerin yönetiminde kalacak...
Sanmayın ki İslam ülkeleri her sıkıntıda batıdan yardım bekleyecek acizlikte olacak...
Doğudan Moğol istilası, batıdan haçlı saldırıları arasında sıkışan 13. asır Müslüman coğrafyasını andırıyor bugünkü manzara....
Ama bir asır sonrası acıların sevince, gözyaşının mutluluğa dönüştüğü ve Müslümanların Bizans surları önüne geldiği bir yükselme süreci...
Elbet bu devran dönecek....
Yahudi kuklası uluslararası kuruluşlar ve yahudi medyası yerle yeksan olacak...
İşte o zaman İsrail, mazlumların tükürüğünde boğulacak...
İşte o zaman Filistin'de bugünkü yahudi terörünü kınamaktan bile aciz kalanlar, korkularını tarafsızlık diye izah edenler, zulmü görmezden gelenlerin başı öne eğilecek...
Zulme sessiz kalan, onu destekleyen yahudiler mi?
Sonrası onlar için yine acılarla dolu bir hayat... 
Ama hak edilen bir hayat.... 
Onlar, masum çocukları, bebekleri, kadınları öldürmeyi ibadet sayan alçakça tavırlarıyla sadece kan ve gözyaşı topluyorlar. 
Yahudiler bu nankör, vefasız ve insanlıktan uzak tavırlarıyla sadece "kin ve düşmanlık" ekiyorlar... 
Oysa, rüzgar eken fırtına biçer...
Ama gelin görün ki İslam; kin, düşmanlık, soykırım değil her zaman ADALET'in yanında durmamızı emrediyor. 
İsrail terörünü yürütenlerin, zalimlerin asla anlayamayacakları adaletin...
İşte farkımız bu...


22 Nisan 2014 Salı

KLAVYENİN AFETLERİ


İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin adlı eserinin 3. cildinde bir bölüme “Dilin Afetleri” adını vermiş. 

Gazali, bu bölümde dilin insan için önemine ve insanın başına açtığı belalara, tehlikelere dikkat çeker. 

Gazali, bu başlık altında dilin tam yirmi tehlikesinden bahseder. 

Biz bu yazımızda bunların hepsini saymayacağız. Maksadımız dilin insanın başına açabileceği belaların çokluğunu vurgulamaktır. 

Arzu edenler, daha geniş bilgi sahibi olmak amacıyla İhya’nın 3. cildinin 4. bölümünü okuyabilirler. 

Dilin insanı sürüklediği günahlardan bazıları; yalan söylemek, gıybet etmek, laf taşımak, dedikodu yapmak, iftira etmek, lakap takmak ve alay etmek, gereksiz konuşmak, bilmediği bir konuda ahkâm kesip hüküm vermek, sırrı ifşa etmek, yalan yere yemin etmek, yalancı şahitlik yapmak, münakaşa etmek ve kötü söz söylemektir. Bu davranışlar hem kötü ahlakın bir yansımasıdır hem de bir Müslümanda asla bulunmaması gereken çirkin vasıflardır. 

Peygamberimizin “İnsanları yüzükoyun ve burunları yerde süründürerek cehenneme düşürecek olan şey dillerinden başkası değildir.” (Tirmizi, İman, 8.) hadisi dilin, insanın başına nasıl büyük belalar açabileceğini ifade eder. 

Bu nedenle Hz. Peygamber dilin afetlerinden sakınmayı, az konuşmayı, her zaman doğru, güzel ve iyi sözler söylemeyi, boş ve gereksiz konuşmalardan uzak durmayı tavsiye eder. 

Bilgisayar teknolojisi günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldi. Evlerimizi dolduran bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar artık neredeyse zorunlu ihtiyaçlarımızdan biri oldu. 

Kimi insanlarda bilgisayar ve telefon bağımlılığı klinik vaka haline dönüştü. Facebook ve twiter gibi sosyal medya kullanıcılarının sayısı milyonları buldu. 

Artık kimi insanlar, hayata sosyal medya üzerinden bakıyor ve âdeta sanal bir hayat yaşıyorlar. Sanal hayata kendini kaptıran birçok insan da gerçek hayattan kopuk bireyler haline dönüşüyor. 

İnternet teknolojisini üreten değil tüketen bir toplum olduğumuz için bunun kullanımıyla ilgili dinî, kültürel ve insanî ölçülerimizi henüz netleştirmiş değiliz maalesef. 

Çoğu insan gerçek hayatta uyduğu kurallara, ölçülere sosyal medyada uymuyor ne yazık ki! Oysa gerçek hayatta uymamız gereken İslamî ve ahlakî ölçüler sanal âlemde de aynen geçerlidir. 

Gıybet, iftira, yalan, sırrı ifşa etmek, başkasının yanlışını herkese duyurmak ve kötü söz söylemek günlük hayatta da sosyal medyada da yasaktır. 

İmam Gazali’nin İhya’da yazdığı Dilin Afetleri bölümünün yanına bugün bir de Klavyenin Afetleri diye bir bölümü yazmak gerekir herhalde. 

Zira sosyal medyanın çok yaygın kullanılması küçük-büyük herkesin bu sanal âlemde boy göstermesi önümüze ciddi bir problemi getirdi: 

Sosyal Medya Ahlakı…

Günümüz Müslümanı her alanda ve her zaman ahlaklı ve sorumlu davranmak zorunda olduğunu unutmamalıdır.

Sosyal medya ne yazık ki ahlakî ölçülerin hiçe sayıldığı, bilgi kirliliğinin, ithamların ve itibarsızlaştırmanın yoğun olarak yaşandığı bir ortamdır.

Bundan dolayı her Müslüman, İslamî sorumluluklarını bir kez daha hatırlamalı ve bunlara uymaya gayret etmelidir. 

İnternet ortamında yalan söylemek, yalan haber üretmek ve insanları bu yalanın peşinden sürüklemek yanlıştır. 

Sanal ortamda yayılan bir haberin, bir iftiranın doğruluğunu araştırmadan, haberi yayanların kim olduğuna, niyetlerinin ne olduğuna bakmadan ona inanmak ve o haberin yayılmasına aracı olmak hem ağır bir mesuliyettir hem de Müslüman ahlakına yakışmayan bir davranıştır. 

Bu hususta Kur’an-ı Kerim mealinden Nûr suresinin 11-20. ayetlerini, Hucurat suresinin ise 11 ve 12. ayetlerini okumak gerekir. Bu ayetler bizlere; her duyduğumuz şeye inanmamayı, onların doğruluğunu araştırmayı, başkalarının arkasından konuşmamayı, başkalarıyla alay etmemeyi ve Müslümanlar hakkında iyimser düşünmeyi telkin eder.

İnternet ve sosyal medya, bilgi ve fikir paylaşımına imkân sağlar. Ancak bunlar aynı zamanda bilgi ve fikir çöplüğünü de andırır. 
Bu nedenle sosyal medyadan öğrendiğimiz her bilgiye inanmak ve bunlardan yola çıkarak masum insanlar hakkında olumsuz yargılarda bulunmak ahlakî bir tavır değildir. 

Gerek gerçek hayatta ve gerekse sosyal medyada herhangi bir insanın kişiliği, namusu ve özel hayatı hakkında olumsuz paylaşımlarda bulunmak, onu rencide etmek veya ona hakaret etmek gibi davranışlar hem Allah’a isyandır hem de kul hakkıdır. 
Bu nedenle sosyal medya bizi esir almamalı, yönlendirmemeli ve hayatımıza hâkim olmamalıdır. 

Sosyal medya bizi günaha sevk eden ve günah bataklığına sürükleyen bir araç olmamalıdır. 
Başkalarının kişiliği, onuru, namusu ve iffetine zarar veren bir zulüm ve iftira vasıtası olmamalıdır. 
Vaktimizi öldüren, boş ve faydasız işlerle bizi meşgul eden, müstehcen sözlere ve görüntülere kapı aralamamalıdır. 

Sosyal medya kullanımı zaman israfına yol açmamalıdır. 
Gösterişin, kibrin ve azgınlığın paylaşıldığı bir yer değil, aksine her türlü hayır ve iyiliğin, ilmin ve eğitici bilgilerin paylaşıldığı, iletişimin sağlandığı bir platform olmalıdır. 
Ahmet YAPICI